BEHRAM SU's profileBEHRAM SUPhotosBlogListsMore Tools Help

BEHRAM SU

Video

LÜTFEN VİDEONUN YÜKLENMESİNİ BEKLEYİN.TEŞEKKÜRLER. WAIT TO LOAD THE VİDEO PLEASE.
 
Emine Mira Burke - Koç Üniversitesi
Yükleyen refref_suvarisi

Custom HTML

"Dinleyen her zerreye bir hitabım var benim / Kâinat isminde hiçten bir kitabim var benim. / Ya hitabımdan okusun ya kitabımdan beni, / Yazdığım efsânede on altı bâbim var benim! / Hey'etimde müttefik magrible maşrik, veche yok, / Gayr-i mer'i zerrede bin aftâbim var benim`"

BEHRAM SU

Occupation
Location
Interests
Ne olursan ol.......
''Come, Come again !
Whatever you are...
Whether you are infidel, idolater or fireworshipper.
Whether you have broken your vows of repentance a hundred times
This is not the gate of despair,
This is the gate of hope. Come, come again...'' (Mevlana Celaleddin Rumi)

Bir yanda tatminsiz dünya gereçleri,bir yanda kandilin aydınlattığı değil kandili aydınlatan ney'im,nur'um..

''Ormanda iki yol vardı.Biz en az ayak izi olanı seçtik.'' Robert Frost

(there was two different way at the forest,we followed the one which has less footprint)


"Cömertlikte yardım etmede akar su gibi ol

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol..

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,

Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol,

Hoşgörülükte deniz gibi ol,

Ya olduğun gibi görün,

Ya göründüğün gibi ol...''M.C.Rumi
(be as you look like or look like as you are)

Custom HTML

Hoştur bana Senden gelen Ya gonca gül yahut diken Ya hil’at-u yahut kefen Nârın da hoş,nûrun da hoş Gelse celalinden cefa Yahut cemalinden vefa İkisi de câna sefa Kahrın da hoş,lûtfun da hoş.. Yunus Emre

Custom HTML

BİR'İN İÇİNDE HERŞEY : Sen çok renkli,/ Konuşan bir papağansın/ Sen guguk kuşu/ Sen yeni patlayan/ Hint kirazının çiçeği../ Sen şarkısın,/ Sen terennüm edensin de,/ Sen, en heyecanlı dinleyensin de,/ Sen dağsın,/ Sen nehir,/ Sen rüzgârlı kumsalın yatağı,/ Sen bulut,/ Sen okyanussun,/ Sen gün ışığının kaynağısın,/ Sen yolsun engelsiz,/ Sen hasreti / Sen tablosun,/ Sen ressam../ Sen kudretli, büyülü,/ Harektli fırça,/ Sen model, sen gerçek torna,/ Sen tüm ışık,/ Ve dahi gölgesin..../ Dr.J.Bapu Reddy/ Çeviren:Dr.Sabiha Nevin İslâm

Custom HTML

BU DÜNYA HEPİMİZİN kuresel ısınma

HOŞ BİR SEDA BIRAKIN GÖNÜL SAYFAMA....

''Herkes kendi zannınca benimle dost oldu.Kimse içimdeki sırrı hiç mi hiç aramadı.'' M.Celaleddin Rumi
 
Eğer içimdeki sırrı arayacaksan dostum ol.(If you look for the secret at my heart,you can become friend with me.)
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
edep edepwrote:

ALLAH'IM SEN BİZİ,YAŞARMAYAN GÖZDEN,ÜRPERMEYEN KALPTEN,
KABUL OLMAYAN DUADAN,AMELSİZ İLİMDEN,
CİMRİ MALDAN,DOYMAYAN NEFİSTEN,HAYIRSIZ EVLATTAN,ŞEYTANLAŞMIŞ İNSANLARIN ŞERRİNDEN,
UZAK EYLE  

SELAMUN ALEYKUM HAYIRLI GÜNLER

Apr. 14
Jan. 31
Es tiempo de Navidad
nostalgia en los corazones
es despertar de emociones
se alivia la realidad
Es el reencuentro esperado
con familiares, amigos
y yo tan feliz contigo
por saberme querido
Tu querer me da alegría
Nochebuena con sentido
porque me siento querido
ya no más una utopía
Son festejos diferentes
a causa de tu  cariño
y contento como niño
me confundo con mi gente
con mis amigos
feliz navidad AMIGA
 
Dec. 15
THIRTY-THREE BULLETS1.This is the Mengene mountain When dawn creeps up at the lake Van This is the child of Nimrod When dawn creeps up against the Nimrod One side of you is avalanches, the Caucasian sky The other side a rug, Persia At mountain tops glaciers, in bunches Fugitive pigeons at water-pools And herds of deer And partridge flocks... Their courage cannot be denied In one-to-one fights they are unbeaten These thousand years, the servants of this area Come, how shall we give the news? This is not a flock of cranes Nor a constellation in the sky But a heart with thirty-three bullets Thirty-three rivers of blood Not flowing All calmed to a lake on this mountain         2.A rabbit came up from the foot of the hill Its back is motley Its belly milk-white A mountain rabbit, pregnant, lost up here Its heart heaved to its mouth, poor thing It can draw repentance from man. The hour was solitary, a solitary time It was faultless, naked dawn One of the thirty-three looked In his body the heavy void of hunger Hair and beard all tangled Lice on his collar He looked, and his arms were wounded This lad with hellion heart Looked once at the rabbit Then looked behind His delicate carbine came to his mind Sulking under his pillow Then came the young mare he brought from the plain of Harran Her mane blue-beaded A blaze on her forehead Three fetlocks white Her cantering easy and generous His chesnut mare How they had flown in front of Hozat! If he were not now Helpless and tied like this The cold barrel of a gun behind him He could have hidden on these heights These mountains, the friendly mountains, know your worth Thank God, my hands will not put me to shame These hands that can flick off with the first shot The burning tobacco ash Or the tongue of the viper Sparkling in the sun These eyes were not duped even once By the ravines waiting for avalanches By the soft, snowy betrayal of cliffs These knowing eyes No use He was going to be shot The order was final Now the blind reptiles will devour his eyes The vultures his heart. 3.In a solitary corner of the mountains At the hour of morning prayer I lie stretched Long, bloody... I have been shot My dreams are darker than night No one can find a good omen in them My life gone before its time I cannot put it into words A pasha sends a codded message And I am shot, without inquest, without judgment Kinsman, write my story as it is Or they might think it a fable These are not rosy nipples But a dumdum bullet Shattered in my mouth... 4.They applied the decree of death They stained The half-awakened wind of dawn And the blue mist of the Nimrod In blood They stacked their guns there Searched us Feeling our corpses They took away My red sash of Kermanshah weave My prayer beads and tobacco pouch And left Those were all gifts to me from friends All from the Persian lands  We are guardians, relatives, tied by blood We exchange with families Across the river Our daughters, these many centuries we are neighbours Shoulder to shoulder Our chickens mingle together Not out of ignorance But poverty We never got used to passports This is the guilt that kills us We end up  Being called Bandits Killers Traitors... Kinsman, write my story as it is Or they might think it a fable These are not rosy nipples But a dumdum bullet Shattered in my mouth Ahmed ARİF (sizin alanınıza çok yakışacağını düşündüm Behram Su)
Nov. 27
Me honra ser parte de tus sensaciones
desde el fondo de mi corazòn...
me siento afortunado a contar
con la amistad de una persona
tan especial... llena de amor y de luz
"La luz que hay en mi,
saluda a la luz que hay en ti"

Gracias mi querida
 amiga


Dios te bendiga
Saludos y mi cariño
Que tengas un maravilloso dia
Nov. 20
ŞEYMAwrote:
güzel bir alan olmus yüreğine sağlık......
Oct. 23
KISACA BEN
İçimde Yaşarım Ben fırtınaları içimde yaşarım! Kâh volkan olur yanarım, Ben sıkıntımı açmam herkese, Dışım bahardır dertleri içime atarım, Ben fırtınaları içimde yaşarım!.. İçimde Yanan Sevda yüklü gönderdiğim mektuplar Cevapsız kalmaz bilirim, Allah var Gemilere hasret yüklerim uzaklara Trenler buram buram gurbet kokar Bugünümüzü Yaşarken Bitip tükenmeyen bir sevda hani gün geçer biter ya, bazı şeyler ve ölüm gelir akla, ama bu hayatta her önemli günde akla ilk gelen yürekten sevilenlerdir. Bir çocuk sıkılganlıyla dile getiririz bunu ya da sevdiğimizi söyleyemeyiz çoğu kez. Ama sevgi insanı şaşkına çevirir, elini ayağını dolaştırır ve hemen belli eder kendini. Davranışlarımız her ne kadar utandırsa da bizi yaprak misali dökülsek de sevdiklerimiz uğruna yeşeririz.harunguven38@spaces.lıvı.com ziyaet edersenız ve msn beni eklersenız sevınırım harunguven38@hotmail.com
Oct. 8
sbelwrote:
hayırlı bayramlar :) sağlık huzur ve mutluluk sizinle olsun...sevgiyle
Oct. 1
BEHRAM SUwrote:
Hazırlamaya çalıştığım sayfamı inceleyen ve buraya yorum yazma inceliğini gösteren tüm takipçilerime teşekkürü bir borç bilirim. Okuduklarınızdan,gördüklerinizden,hissettiklerinizden bir şeyler kazandırabiliyorsam sizlere ne mutlu bana.
 
Sevgiylekalınız
 
Thank  you so much for your visit and message.
best regards
Sept. 30
ESER eserwrote:
  kız kardeşime katılıyorum gerçekten güzel olmuşn . müziğin adresini verirseniz çok güzel olur
:)
Sept. 28
There are no photo albums.

Custom HTML

July 06

Eki Büc hem Pır Cisr

 

 

Ebruli bir şal atmış omzuna

Tıkır da tıkır yürür kordonda

Cümle alem nefes tutar

O yine yürür güzelyalıdan kordona

 

Yorulur da oturur tahta bir banka

Guguk da guguk kumrular koca çınarda

Deli imbat saçları savurur

O yine yürür tek bildiği yolda.

 

Eskicene bir köşk var ardında

Işıklar gözkırpar karşıkyakada

Bir sıkıntı gönle düşer

O yine yanar gözyaşlarına

 

Ozan Behram hamuş oldu dünyada

Her kelamı bela oldu başında

Neyinden her dem boşa nefes üfler

O yine yürür tek bildiği yolda

 

June 08

Uykumun Şarkısı

 

Bahar sana yürür usulca

Ruhum çiçek açar yanında

Gözlerim ummana yelken açar

Uykum yalnızca sana kaçar.

 

Göç eden  düşler  ötesi bir hulyadayım

Sonsuzluğa yol alan bir kervandayım

Sana,sadece sana uymaktayım

Yarattığın alemde koca bir boşluktayım

 

Yek başımadır savaşım katil olana

Bayrağım sallarım koca ummana

Ruhum kelepçelidir sadece sana

Hamdsız bırakma beni senin aşkına. (Ada-Mayıs2009/Behram Su)
May 10

Ateşten gölgeler

Nar-ı aşkların üzerinden atlamaya çabalayan
koşularım oldu zaman zaman.
Bazı, kaslarımın erki tükendi
bazı zaman ruhumun direnci
sevda her daim gözümü aldı
 
ben uzak ülkelerin gezgini
nar-ı aşkların üç adım atlayıcısı
Bazı tökezledi çocukluğumun  hayalleri
bazı zaman usum yitti ürkek maceralarda
 
Ey depremlerin yaradanı
bülbülün şakıyıcısı
tutkunun cezalandırıcısı
yüreğim cız etti ateşlerin arasında
 
Kopuk düğmeli aşklarım oldu torunlarıma masal
iliklenemediler hiçbiri
bazı
bazı.
 
bir de sen
yaradanın torpillisi
gözlerin ateşten bir gölge
ellerin ise,buzdan bir ateş.
 
ben ise
gözlerine bağladım
bir yağlı ilmek
halkası boynumda
intiharım,irisinde bir gökkuşağı
gibi açacak
 
ne nardan yaradılmış maratonlarda pes edecek yürek
ne de mahşere dörtnala koşan ruhum
çocukluğumun itfaiye arabası
şimdi yüreğime gerek
 
bu bayram yüreğimden atla üç kez...Behram Su

March 22

Çocuklara kırmızı renkli masallar

Yedi renkli hasret perdesi girdi araya
Çabalama kaptan
çabalama kaptan
çabalama:
Vapur çoktan girdaba girdi
ufukta görünen kara değil,
kapkara
Alkımlarla kaplı ruyalar suya düştü
sırılsıklam öttü
baykuşlar öttü de:
susuz kalan testilere ürperti doldu.
Yol ortadan ikiye ayrıldı:
kırmızı başlıklı kız bi yana
avcı öte yana
yatağındaki (büyük)anne huzurlu ya
avuçlar açıldı Tanrı'ya
ibadetler ertesi:
şükürler sana
hasret bana
kerevete çıkılmasa da
üç elma da sana. (Behram Su)
March 18

Bir sevda insanı

Şimdi gidiyorsun, git!

Hepsi hepsi bir sevda benimkisi… 

Giderken çek gecelerin perdelerini

Karşılıklı ağlaşmak kalsın senden geriye gecenin seyrinde…

Sana özlem demetleri veriyorum ayrılık mızrağımın mevsiminden derdiğim…

Gözlerini kapat!

Seninle sevdiğim anlarda bitsin…

Seninle kan çanağı gözlerimin siyahına işlerim ayrılığı…

Seninle gönül yıldızlarım kaymaya yüz tutmuş…

Seninle titrek yüreğimin elleri duada.. 

Git!

Gidiyorsun git!

Gidiyorsan git!

Hepsi hepsi can kırığıdır benimkisi… 

Darma duman ağlayışlarımın seyrine takılı kalmasın gözlerin…

Ben seni bilen yaşların buğusunda,

Mısralar dizerim can evinden vurulmuş.

Can evimin sahibi kelâmlarımla,

Seni mıhlarım gelişinin meçhul olduğu yolarına… 

Git derken sana

Git(me) diyemiyor lisânım.

Çünkü ‘git!’ dedikten sonra sıralanan heceleri de umudumdan söküyor gidişin.

Ve gidişin hiçbir umuda yer vermiyor kalbimde.

Diyarıma git tohumları serpiyor adımların

Sonrası…

Hayalimin avuçladıkları işte…

Sen… Sen… Ve ardından sürüklenen gözlerimde kalan senli nem…

 

Git!

Gidiyorsun git!

Gidiyorsan git!

Artık bana ismin cüdâ…

Artık bana aşkın cüdâ…

Senin aşkınla atan ırağına mahkûm kalbim, gidişinle cüdâ…

Ellerim çaresizliğe cüdâ…

Bakışlarım ayrılığa cüdâ…

Seni yazan kalemim tebessüme cüdâ…

 

Umudumun silkelendiği gönül bağım ölüme cüdâ…

Ölümüm ölümsüzlüğüme cüdâ…

Tövbelerim affıma cüdâ…

Sen bildiğim zamanın rıhtımında,

Duyulmayan haykırışlarım cüdâ… 

Sen benliğe cüdâ…

Ben senliğe cüdâ…

Ve ben;

Seni sen bilip esen rüzgârına cüdâ…

Cemrelerinin düştüğü baharına cüdâ…

Yaşlarım, yağmurun ellerinden öpen zambakların yapraklarına cüdâ…

Sen bilip soluduğum nefesim aşkından cüdâ… 

Git!

Gidiyorsun git!

Gidiyorsan git!

Aşkımın masum yanı senin ardından koşmakta.

Irak eyleme bir kerede olsa bakışının ıtrilerini…

Sebat etmesin yüreğin aşkınla ezilmiş azadeliğime… 

Git!

Gidiyorsun git!

Gidiyorsan git!

Hepsi hepsi baharına aşina bir yediveren benimkisi…

Aciz ve kimsesiz yüreğimle aşkı kurak eyleyen bir boğumdur benimkisi…

Hepsi hepsi gidişinle yaşadığım varlığı ölüm bir sevdadır benimkisi… 

 

Bir Sevgi Sevdalısı

Emine DÜNDAR 

March 17

MESEL

SUYA YAZILAN MASAL

 

 

 

                                    GİRİZGAH

Sanırım ki bu masal daha okunmadan sevilmeyecek.Sevilmeyecek çünki artık insanlar masallara öylesine uzak ki,öylesine unutulmuş ki..ve insanoğlu hayallerini öylesine itelemişki kenara ve öylesine(!) yaşamaya alışmışlar ki,sevmeyecekler bu masalı.Halının altına süprülmüş tüm hayalleriniz için iddiaya girmek isteyen varsa ben hazırım.SE-VİL-ME-YECEK!! Masalım için buradaki yorumları okuyunca göreceksiniz haklılığımı.Uzun soluklu bir masal başlıyor.Her pazartesi yeni bir bölüm okumaya hazırsanız eğer,buyrun:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ KİTAP

 

            

 

 Bir varmış, bir yokmuş,gaip zaman içinde,kalbur saman içinde,pireler berber,develer tellal iken,ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken,ninem düştü beşikten,kafası yarıldı    eşikten,dedemin elinde maşa,beni aldı bir tasa,korkudan cebime doldurdum minareyi, çarşı da kayısı pestili,biz koştuk bütün güz,gidemedik dere tepe düz,ayakta demir çarık yola düş- tük,lale sümbül derledik,hızırın atına bindik,bir mesel okuduk ne makas keser ne iğne batar,derken:

                        

YÜCE PADİŞAHIN MURADI

 

Uzağın uzağında bir ülke varmış, içinde altın kuleli bir saray,sarayın içinde de koca sakallı bir PADİŞAH var imiş.Öyle kocaymış ki sakalları her bahar SAKALZADEBAŞI onları kırpar,yorgancı oğlana gönderir,fakire fukaraya kış gecelerinde örtünsünler diye ,yorganlık yaptırtırmış.Ülkenin bütün yoksulları,koca padişahın,koca sakalından olma yorganlıklarla üşümekten kurtulur,ve ertesi bahar kurban verirlermiş bağışçılarına.Bu bahar koyununu veren,ertesi bahar tohumunu verirmiş.Padişah da pek keyiflenir,her yıl sakalları daha çok uzasın diye,onlara özenle bakarmış.Bir yıl az ürün aldı sakalı az uzadı diye,sakalzadesinin boynunu vurdurtmuşta,ondan sonraki sakalzadebaşları pek dikkatli olmuşlar.Her ayın son perşembesi sakalını güzelce yıkattırıp,kınalattırırmış.Gel zaman,git zaman on zeytin harmanı zamanı geçmiş ki,bir sabah nargilesini içerken sarayın arka bahçesinde,sakalına tütünün üzerindeki kor düşüvermiş.Üç parmak uzunluğunda heba olan sakalına pek dertlenmiş padişah.Keder düşmüş içine o bahar az uzayacak diye meşhur kılları. Ve ULAKZADEsini çağırtmış huzura:

‘Ey ulakzadelerin piri,sen ki en önemsiz havadisleri bile ülkenin dört bi yanına,papatya-   lar solmadan ulaştırırsın.Şimdi pek mühim bir vazifen var,iyi belleyesin,sonra boynunu cellat ellemesin.Ülkeyi bir uçtan öte uca dolaşasın,ahaliyi bir yere toplayasın,böğründen son sesinle haykırasın,diyesin ki,-her kim padişahımızın sakalını bu bahar daha fazla uzatacak sihiri bulursa,ona alemlerin en kıymetlisini,en narinini,güzeller güzeli azize sultanı gelin edeceğim.Yalan sihri getirenin kellesinide güllerime saksı edeceğim.- demektedir yüce padişahımız. Bunu söyler iken öyle bir bağır ki,bir kulaklarından giren kelamın diğerinden firar edemesin.Öyle bir bağır ki,azize sultanın güzelliğine aldanıp,kellelerinden olmasınlar. Öyle bir bağır ki,Sultanın eşi olmanın pek güç olduğunu bellesinler. De get şimdi,güz olmadan tez gel.’diye kükremiş.Kükremişte o sakalını yaktığı bahçedeki mavi kamelyanın yanıbaşında göğe kadar boyu uzayan kavak ağacının ev sahipleri serçeler korkularından uçuşuvermişler pır diye.

Ulakzadebaşı MARHEBUS, bu önemli vazifeyi tezelden yerine getirmek için ahıra doğru uçmuş.Bir yandan uçar bir yandan da zaten yıllardır Azize sultana koca olabilmenin yollarını aramanın umudunun sona erdiğini düşünürmüş.Sarayiçinde doğdukları gün,günü bırakın saati bile aynı olan bu iki bebe,birbirlerinin yüzünü görmeden,aynı altınduvarlı sarayda onyedi sene yaşamışlar.Azize sultan sarayın en güzel salonlarında,özel muallimlerce eğitilirken,cinlerden,perilerden,ifritlerden,devlerden sakınılmak için dışarı bile salınmazken,Marhebus, her ne kadar padişahın muhafız birliğinin savaşkarbaşısı bir babaya sahip olsa da,yerin üç kat altında şaraphanede büyümüş.Her ikisi de aynı gün onyedilerine bastıklarında,o mavi kamelyalı malum bahçeye adım atmışlar ilk kez de,öylece görmüşler yüzlerini ancak.Marhebus,Azizeyi ilk gördüğünde daha yağları erimiş,bir deri bir kemik kalmış fukara oğlanlar gibi. Azizenin yanakları kızılcıklar gibi al al olmuşta,koşar adım uzun ve kızıl etekliği üzerinde olduğu halde saraya kaçıvermiş.Gel zaman,git zaman birkaç kez daha karşılaşmışlar da hiç konuşmamışlar birbirleri ile.Ta ki Marhebus yirmisine bastığında ulakzadebaşı olunca,bir cümle kurmuşlar hızlıca:

‘Seni al renkli gül bahçesinin içinde bin ömür bekleyecek bir tomurcuk olarak kalacağım’demiş biri.

‘Seni benden, ne o gül bahçesinin yaradanı yüceler yücesi Ira , ne de hiçbir işe yaramaz üzüm sineklerini doğuran Kenis alamaz.’’diye cevaplamış öteki.

 

 

 

 Saray ve ulak

 

 

              YOLA DAİR

      

  Kapısından içeri daldığı köyün adı Lubnatsiymiş.Koca koca yedi tane dağın ortasına çöreklenmiş bir gölün kenarında, kurşundan çatıları olan doksandokuz tane evden oluşmuş bir köy.Bizim ulakzadebaşı atının yelelerini şöyle bir okşamış köyün meydanına vardığında.Atının gümüşten gemi o sıra apansız altın rengine dönüşüvermişte,meydanı kalabalıklaştıran köylü şaşakalmış bu yabancıya ve onun yol arkadaşına.Kızıl yeleleri bir daha okşamış yolcu da, bu kez yaşlı at dile gelmiş de:

‘Ey ahali,size ulakların pirini taşıdım sırtımda.O ki,güz olmadan vazifesini yerine getirecek,tüm ülkeyi bilgilendirecek.Padişahınızın bir havadisi vardır size ki, O diyecek.Ey ahali,İyicene açınız kulaklarınızı,sonra karacellat uçurmasın kafanızı.Toplanasınız tez meydanda,hikmet vardır bu ulakda.’ diyiverip bir de kişnemiş böbürlenerek.

Ulakzadebaşı Marhebus haberi üç kez ulamış halka.Hiçbir suale cevap vermeden,ihtiyar Yılkısına atlayıp,uzamış doğuya, batan güneşi arkasına alarak.Bir uzun yol tepmişler karanlıkta.Bir ormana sığınıp uyumuşlar iki yoldaş sabaha değin.Amma sabah aleme doğmuş ta,o saf ve apak gönüllerine doğmamış.Doğmamış amma,haberleride yokmuş daha bundan.Onlar sanarmış gün doğdu alemde,ne bilsinler gönülleri düşten bir  alemde.Heybedeki arpadan,bohçadaki tahandan kahvaltılarını yapıp,kuruyan boğazlarını ıslatmak için,yakındaki kuyuya bir kova sallamışlar.Kova çıkmış yukarı ama,içinde bir ifrit otururmuş.İkisininde korkudan koca bir cevize dönmüş gözleri ile baktıkları, bir dudağı yerde bir dudağı gökte,araptan daha arap İfrit böğürmüş suratlarına:

‘Ne diye bölersiniz uykumu?Harami misiniz,katil mi?Dalavereci misiniz,deyyus mu? Ira’nın kulu musunuz,Kenis’in köpeği mi? Kimsiniz ey edepsiz kara sıçanlar?Eğer yolunuz batıya doğru ise hazır olun ışıksız gündüzlere.Yok biz doğuya gideriz derseniz,kandiliniz olurum her karanlık kuyuda.Ha,şunu da söylüyeyim,yalan derseniz bana ,bilirim gözünüzden,ısırırım götünüzden.!’’

İfrit, ormandaki tek kuyunun içinde uyurmuş ki biri içine edepsizce kova sallayana dek. Dört bacaklı,dört elli,kapkara suratlı,koca dudaklı bir yaratık.Önceleri kötülüğün yaratıcısı Kenis’in baş köpeği olan İfrit,sonradan yola gelmişte iyiliklerin yaratıcısı Ira’nın sözünden dışarı çıkmaz olmuş.Ama insanların ve atların kaba etlerinden ısırma alışkanlığından vazgeçememiş.Kenis’in yoluna giden tüm canlıların götünü ısırıp,kan kaybından öldürürmüş onları.Ama yolcuların yolu,güneşin doğduğu yere yani Iraya doğru ise,onları her kuyuda bekler,kötülüklerden koruyan bir meleğe dönüşüverirmiş.Bunu daha öncelerinden öğrenmiş olan Marhebus hiç telaşlanmadan,elindeki tahta asası ile batmakta olan ve yüzüne vuran ışığı göstermiş.İfritte onlara bir kova su vermiş.Peki nasıl olmuşta,batıdan gelen ışığı gösteren Marhebus’a inanmış.Ki O doğuyu değil,Kenis’in hanesinin olduğu yönü gösterirmiş.Aslında anlamış Marhebus’un yalan söylediğini.Ve yolculuğun  Ira’ya olduğunu. Bir de yolcunun zekiliğini pek sevmiş,gülümsemiş arap dudakları ile onlara.Bakmayın sabahın akşama karışmasına,bir düştür bu gönüllerde doğan,gönüllere anlatılan.

Beşyüz yıl kadar önce tıpkı o günkü gibi bir atlı gelmişmiş kuyunun başına. Marhebus’un atının geminin gümüşten olduğunu fark edince hatırlamış geçmişi İfrit.O gizemli atlıya da böyle ısınmıştı kanı.O da böyle uzun boylu,endamlı,karakaşlı,karagözlü bir gençti.Ayakları kocamandı,öyleydi ki altında düşmanlarını kolayca ezebilsin.Ellerinin teki ile koca bir karpuzu başaşşağı havaya kaldırabilirdi.O kadar büyük yani.Amma,o kara iri gözlerinin içinde bir gizem saklıydı.Bu yeni misafirin de öyleydi işte. O günde tıpkı bugünkü gibi dikkatlice bakılmıştı bu kara gözlere. İçindeki ışık sanki bir şey saklıyordu.Bir sır.Öyle bir sır idi ki bu,sanki o sırrı keşfedecek olan adem veyahut havva,yüce Ira’nın sırrını çözmüş olacaktı.Çözünce bir halt olacakmıydı bunu da bilen yoktu ya.

 

Marhebus uyanıverdi aniden kuzey diyarının güneşi gibi.Üzerinde uyuyakaldğı toprağın nemi boz renkli şalvarını ıslatmıştı azıcık.Oralı bile olmadı.Az önce gördüğü düşü hatırladı. Kuyuyu, kuyunun dibinden   gelen pis kokuyu,ifriti.İfritin tehditini…Sonra da  bütün bun-ları fazlaca önemsemeden  yüce Iraya olan duasını etti:

  

 IRA’YA DAİR (Dua)

 

Sırrını çözmeye tüm alemlerin uğraştığı yaradansın!Yeryüzünde veyahut gökyüzünde yaşarsın.Tüm alemin yaratıcısı,emme güzelliklerin.Saray bahçelerindeki kıpkızıl güllerin kokusu, dağ başlarındaki menekşelerin ebruli renkleri,akasyalara yuva yapmış serçelerin cıvıltısı,bir erkeğin cesaret dolu bakışları,bir kadının işveli edaları….  Buğdayın,pirincin,cennet elmasının,çileğin,kavunun,pamuk şekerin,kırk şekerin, binbir çeşit baharatın….. gülümsemenin,neş’enin,kahkahanın,mutluluğun,alkışın,vefanın, dostluğun… Nicelerinin, nice güzelliğin iyiliğin yaradanı Ira! Yağmuru verdin bize,tarlamızda buğday bitti. Suyu verdin bize, değirmenlerde un ettik.Eşeği verdin bize,unu köye yetiştirdik.Gene su verdin bize,una su kattık, hamur ettik.Ateşini yaktık,ekmek ettik.Doyduk,doyurduk. Güç verdin bize Kenise boyun eğmedik.Kenis börtüsünün pisliklerinden sakındık.Şüküüüürr sana ey yaradılmış tüm saflığın kaynağı. !Sana taptık sadece,kul olduk,köle olduk,kurban verdik. Bağışla bizleri ki sana tekrar şükredelim.Bağışla ki sana tekrar dönelim.Dönelim etrafında.

 

Bebemize süt veren memede senden,düşmanımızın boynunu vuran gürzde. İyilik için savaşan cesur yüreklerde senden,aşk için yanan yüreklerde.Bize gücünden güç ver.Bize bir arıya verdiğin ustan ver.Ver ki evimizi kendimiz örelim başımızın üstüne.Balımızı kendimiz edelim,aşımızın ertesine. Bize sade güç değil,sade us değil,cesaret de ver. Ver ki hasmımızdan korkmayak. Korkmayak da anamızı,bacımızı,bebemizi börtülerin yaradıcısı Kenisten koruyak.Ey yerdeki,gökteki ve yedi alemdeki tüm beyaz renkli cisimlerim anası Ira! Kulluğum tek sanadır.Sırrını bilene de sır kalsın,bilmeyene de.Asen!                             

 

 

 

 

 

 

 

  İlahiyatçı

 

KENİS DE  KİM OLA Kİ?(TAKDİM)

 

Gecenin en karanlık anında ıssız bir sokakta adımlarınızı atarken uluyan kara köpekleri yaradan benim. Sizi açık pencerelerden içeriyi gözetleme arzusuna sokan da benim. En yakın arkadaşının başarısını alkışlarken, kem gözlerinizi ona çevirten de, bir caninin kurbanının derisini yüzdükten sonra zevk almasını da sağlayan benim. Evinizin erkeğini nalbant Nohant’la boynuzlatan da benim. Minik bir evladın burnunda çıkan çıbanı da ben yaratırım,yaşlı ninelerin kamburunu da.

 Ira kahpesinin dostu idim eskiden. Kahpe dememden anladınız sanırım dostluğun bittiğini.O kadar salak olamazsınız,ama salak dinleyiciler için hatırlatmak da boynumun borcu.Evet uslu ve geri zekalı dinleyicilerim; sözümü keseceğinize peşimden gelin.Gelin ki sizi alemin en güçlüsü kılayım. Düşünsenize hasetinizden  sizi çatlatan tüm dostlarınızı alt edebilecek bir güce sahip olacaksınız. Sonra da dönüp onlara dil çıkarabiliceksiniz. İstediğiniz kadına sahip olabilecek onlara türlü türlü edepsizlikler yapabileceksiniz. Yapmak isteyip de toplumun baskısından çekindiğiniz ama büyük bir arzu duyduğunuz her şeyi yapabileceksiniz. Kadı hocanın kıçına tekmeyi basasınız gelmedi mi hiç? Ya da peder beyin en sıcak temmuz öğleninde ‘oğlum çapayı adam gibi çal toprağa’’ dediğinde aslında onun kafasına çalmayı düşünmediniz mi? Sapsarı saçlarından bir perçemin peçesinden hafifçe dışarı firar ettiği ve üzerindeki güya kara çarşafın kalçalarını ortaya çıkardığı, yürürkenki salınışı ile mahallenin tüm erkeklerinin başını döndürdüğü afet-i devran Dibero’nun bacaklarını krmayı hiç mi hayal etmediniz, a hatunlar? Ya peki komşunun oğlu arap atına binerken siz hala yüz yaşındaki merkeple kasabaya giderken yuttuğunuz tozlar ile,arap atlı oğlancığı boğmayı….. vesaire vesaire a insancıklar!. İşte tüm bu hayallerinize, arzularınıza, içinizde var olan ve sizi var eden bu duygular gerçeğe dönüştürmek istemez misiniz? Tek yapmanız gereken Ira kahpesine kıçınızı dönüp,benim yoluma yolcu olmanız. Ben Tanrılar üstü KENİS!!!!! Size gücün anahtarını sunuyorum.!!!!!

 

 

YOL İÇÜN İKİ KELAM DAHA:

 

            Yola yolcu olmuş Marhebus ve geveze at,emme Kenisinkine değil elbet.Bir haber vardı hatırlarsanız eşe,dosta duyurulacak.Marhebus bunu unutmamış ola ki yola hızlı koşmuş atını.Gece dememiş,gündüz dememiş,çöl dimemiş,çamur dinlememiş,deh demiş dere tepe düz getmiş te üçyüz köye haber etmiş.Etmiş ki yüce padişahın isteği yerine gelsin. Etmek istememüş ki Azize Sultan ele getmesun. Emme buyruk padişah buyruğu.Yerine getirmemek olmaz. Kelle gider yoksa sepetin içine. Diye hayal etmiş ulakzadebaşı. Kesik başını düşlemiş sonra. ‘ ‘  İbret olsun deye bir de sokak sokak gezdirirler kellemi.Amanin, bi de sümüğü akan bebelere tekmeletirler de suratım kana bulanır . Elmacık kemiklerime acırım en çok. Kırılırken çıkan sesi duyar gibi oldum. Ne de şekilliydiler o son tekmeden önce. Çocuk öyle bi vurdu ki, eşek tepmişe döndüm’’ diye düşlemiş te düşlemiş Marhebus. Ve atını dörtnala koşmuş da bir üçyüz köye daha haber salmış. Günler günleri kovalamış,avcılar geyik avlamış.Haftalar hızlı akmış, kazanlarda büryanlı pilavlar pişmiş.Aç  karınlar doyu doyuvermiş. Bizim ulak çatılarında eğri büğrü bacaları olan,mavi tahta kapılı,iki katlı evleri olan bir köye varıvermiş. Varıvermiş te bakın niler oluvermiş.

 

KÖYE TANRI MİSAFİRİ OLALIM

 

            Gecenin ıssızlığında geveze atın nallarının çıkardığı sesler,mavi kapıları çalıyordu.Ama aldıran yoktu derin uykudakilerden.Doğacak günün öncesinde tarlada harman etmiş herifler yorgun,saman balyası sırtlanmış hatunlar daha da yorgun imiş. Kimse ulağın gürültülerini duymamış,duyamamış. Bizim ulakzadebaşı da bir hanın kapısına yanaşıvermiş:

 

‘Hancı,Ey hancı!!! Padişahın ulağı köye gelmiştir.Torbasında sözler taşır tüm aleme.İsteyen alır,isteyen atar.Emme bilene ki şu,padişahın buyruğudur hepsi. Açılası kapılar ulağa,bir tas çorba verilesi...’ diye ünlemiş Marhebus. Sessizlik cevap vermiş:

 

‘Hışır hışır hışır’’ hanın önündeki koca çınar ağacının dallarından gelen ses bölmüş saf sessizliği.

 

Ulak gene ünlemiş.:

 

Ey ulu çınar açmıyorlar kapıyı bu ulakzadebaşına,olacaklar kellelerinden boşuboşuna. Nedir bu umarsızlık?’

 

'Ulu Ey alemin en büyük habercisi,yükü giz olan oğlan.Sana cevabım şudur,iyi dinle ki,iyi belleyesin.Bu köy karanlığın köyü değildir.Buranın yerlileri, gece köyü bir yorgan gibi örtümüydü üstüne,çekilir yuvasına. Gece ızsız bir adadır. Gece korkunun beşiğidir.Gece insanların ruhuna sızar önce sinsice.Sonra akıllarını başlarından alıverir.Alıverir de bütün kötülüklere gebe olan karanlığa kanıverir ademoğlu.Bu köyde hiç kavga yoktur.Hiç kıskançlık yoktur.Cinayet,haşa!Ölüm sadece yatakta bulur insanı.Neden bilir misin?Bilemezsin elbet.İnsan her şeyi bilemez ki.Çünkü buralılar karanlıkta sadece uyurlar.Tüm canlı uykuya dalar.Sukunet,barış,huzur bu yüzden bu topraklarda yeşerdikçe yeşerir.Sen de sessizce kıvrıl şimdi benim gövdemin altına,uykunu yaşa sessizce.’’

 

Ulak o gece koca çınara Tanrı misafiri oluvermiş.Uyanmadan daha uykusundan omzuna bir tüy konmuş.Almış eline tüyü.Uç kısımına doğru rengi gök mavisine çalan bir tüy. Tuhaf bir yumuşaklık var dokusunda.Nerden gelmiş ola ki?Şimal rüzgarları taşımış olabilir mi buraya bu tüyü acaba?Bir kartalın tüyü değil bu.Bir karganınkine benzemiyor hiç. Martı mı,yok artık daha nelerçınar cevaplamış Marhebusu:

 

‘Ey Marhebus,. Bu olsa olsa bir ıtram kuşunun kanadından kopmuş olmalı. Itram kuşları koca kanatlarını şimal rüzgarlarına doğru çırparken öylesine efor harcarlarmış ki,tüylerinin yarısı dökülürmüş o esnada.Nasıl dökülmesin,yere konmadan ömürlerinin yarısı kadar zaman uçarlarmış. Nereye mi? Itram kuşlarının aradığı nedir bilinmez ama maviye çalan tüylerinin bir tanesi şu an Marhebusun elinde bulunuyormuş.

 

‘Ey ulakzadem.Sahibim.Baştacım.Uyanınız.Kara örtü terkeyledi köyü.Ufuk açtı,güneş doğdu.Söz vakti yaklaştı.Uyanın ki,uyuyan alem uyansın.’’

 

  ci

  

Ulağın yüreği aniden uyanıvermiş. Geveze yılkısına atlayıp sessiz köyün meydanına zıplayıvermiş.Zıplayıvermiş emme,şaşırıvermiş de aynı anda. Köyün alemi çocuk. En büyükleri 12 ya var ya yok. Zira hepsi de büyük gibi. Hem büyükler, bir çınar kadar. Hem küçükler bir zar kadar. Kimi sarık geçirmiş kafacağızına, kimi serpuş. Kadınlar peçeli, çarşaflı. Ama dedik ya, en büyükleri on ikiyi geçmez. Köyün bu minik ama garip halkı toplanıvermiş şaşkın ulağın etrafına.

 

‘Ey garip köyün garip halkı! Ben alemin en hzlı ulağı Marhebus! Padişahımızın elçisi,Iranın kulu! Size havadisim var eyi dinleyu. Her kim yüce padişahmızın sakalının daha gür olmasın sağlayan iksiri getirirse,ona güzeller güzeli Azize Sultan eş olacaktır. Yanlış iksir getiren kellesinden olacaktır. Duyduk duymadık demeyin.Peynir ekmek yimeyin!’’

O an garip bir şey olmuş kalabalığın arasından ak sakallı,ak saçlı,ak entarili bir dede çıkıvermiş.Ortaya gelip Marhebusun gözlerinin içine bakmış sessizce. Elindeki uzun siyah asayı yere vurmuş üç kere. ‘Tak Tak Tak!’ Tüm köylü yere kapanıvermiş.Alınlarını toprağa dokundurmuşlar. Sessizce beklemişler o halde. Ak Dede ünlemiş:

 

‘Hoşgelmişsin ey ulakzadebaşı. hoş gelmişsin amma yanlış demde gelmişsin. Buğün yüceler yücesi  Ira’ya kurban günüdür. Kurban olacak olan da sen ve yılkındır. Şimdi gevezeliği bırak da eğ boynunu aşşa. Biz geceleri yüce Ira’ya şükrederek geçirir,gün doğumundan sonra köyümüze gelen ilk misafiri de Ona sunarız. O ki kurban ister hergün bizden.’’

 

O an Marhebus’un atı kişnemiş şaha kalkarak.:

 

‘Siz kim olasınız ki Ira’ya kurban veresiniz. Ona kurban verecek kadar ne günah işlediniz ki. Çocuğunuza,eşinize dostunuza hiç gereği yokken öfke mi kustunuz? Bağınız ,bahçeniz varken daha fazlasını mı arzuladınız? En değer verdiğiniz dostunuzun yeni aldığı peçeyi mi kıskandınız?  Karnınız tok iken bile sırf zevk için meyveleri mi kemirdiniz boşu boşuna? Kadınınız dururken üsturupla evin de,siz zinaya mı yöneldiniz?  Yeni aldığınız peştamal yüzünden kibir mi yaptınız arkadaşınıza? Çapa yapacağınıza tarlada,gün batımına kadar pineklediniz mi damda? Ne idir günahınız ki yaradana böyle bir kurban verme ihtiyacı duyarsınız? O ki,iyiliğin,güzelliğin yaratıcısıdır. O ki bize kanı değil,teni sevin demiştir. Bize us vermiştir,içine de fikir yerleştirmiştir. Ey sessiz köyün aptal halkı! Padişahın elçisine ve atına hürmet edeceğinize,günahlarınzdan arınmak için onları kurban edersiniz. Eğer bu büyük günahları işlediyseniz,biz kurbanı oluruz Ira’nın. Siz itiraf edin bize içinizdeki günahları,bir boynumuzu eğelim aşşa!’’

 

Köy bu geveze Yılkının sözlerini pür dikkat dinlemiş. İçlerinden dişlerinin hepsi çürük olan minik köylü sözü almış apansız:

 

‘Ey misafir kılıklı yılkı. Biz ne öfke biliriz ne açgözlülük. Ne kskanrız ne de oburluk ederiz. Zina aklımza bile düşmez.Kibir yanımıza yaklaşamaz. Tembelliğin manasını bile bilmeyiz. Yoktur günahımız Ira’ya karşı. Gece kötülükten kaçmak için evlerimize sokarız başımızı da, savaş çıksa çıkmayız dışarıya.Siz ne ile suçlarsınız ki bizi edepsizce? Biz yazılanı uygularız.Yazılan şöyle der,her kim köye misafir olursa gün doğumundan hemen sonra,Iraya kurban edile!Biz yazılandan şaşmayız.Ona taparız,Onu biliriz…..’’

 

Marhebus suskunluğunu bozar o anda:

 

‘Bir gün, bir gün bir çocuk eve de gelmiş kimse yok. Açmış bakmış dolabı ;şeker de sanmış ilacı.Yemiş yemiş bitirmiş,akşama bir sancı tutmuş.Kıvrım kıvrım kıvranmış, yaptığından utanmış. İlac emdir yaralarınıza,eğer var ise yaranız.Yok ise yaranız ruhunuzda ilac bed olur yüreğinize.’’

köy ve kızı

 

İtiraz edesi gelmiş küçük boylu köylülerin bu kelama. Fakat o an bir tüy uçuvermiş üzerlerinden de bu ulağın omzuna konuvermiş. Mavi bir tüy imiş bu. Itram kuşunun tüyü olmalı diye düşünmüş hepiciği. Göğe kalkmış başlar aniden. Hepsi Itramı görmek istemiş. Fakat o kuş göstermemiş kendine bakanlara. Sadece bakmak olmazmış. Görmek içün inanmak lazımmış. Göremeyene, görmesini bilmeyene gözükmeşmiş bu kudretli gök yolcusu. Ömrünün yarısını bir ülkeden diğerine uçarak geçirirmiş dediydik ya,bazı zamanlar mola verirmiş de bir köyün meydanındaki ulu bir çınarın dallarına konuverirmiş. İşte o gün de tıpkı bu anlattığımız gibi oluvermiş. Oluvermiş de daha neler  neler öğrenmiş minik ayaklı köy halkı. Dinleyin de siz de öğrenin:

 

‘Uy anaaam! Ulu çınarın dallarına konuk gelivermiş.Ey yüce Ira bu neyin işaretidir, deyiver bize gayri.deyiver de günahımızı bilek, tevbemizi edek. Olmadı cezamızı çekek.’ Gecesi gündüzüne karışmış Arak Hatun böyle çığırmış orta yere. Ona kahkahalarla gülmüş minik köylüler. Deli ya bu Arak hatun,kim inanır ona.Itram kuşunun ne işi var yerde. Hemi de bizim köyde,bizim ulu çınarın dallarında. Kah kah gülmüşler bu deliye. Ama bilmezler- miş  ki ‘görenle görmeyen bir olur mu hiç?’ . Anlamazlarmış,kapalıymış gönül gözleri.Bu çığrışa hiçbiri itibar etmeyip kahkahalara devam ederken,yukarıdaki mavi kanatlı devasa ku şu  gören bir o değilmiş. Marhebus ve yaşlı yılkısı da görebilmekteymiş kuşu.Gönül gözü ama olmayana cennet olur bu alem diye geçirmiş içinden Marhebus.Biraz dellendi mi gönüller,açılırmış kör olan gözler.Bugün Arak Hatun deli,yarın bizim Harun,öteki zaman sizin Karun.

 

ITRAM KUŞUNU TAKDİMİMDİR

 

Efendim, demin zamandan gayri sizlere Itram Kuşu diye yere göğe sığdıramadığımız mahlukat yüceler yücesi, ulu Ira’nın eski bir habercisidir aslında. İnsan alemine Ira’dan haberler getirir. Eh bunu ulu orta yapacak değil ya. Zira herkes de O’nu görebilme yetisine sahip olamamış madem. Eh, seçilmiş birkaç insanoğluna gözükürmüş Itram Kuşu.Hani bir önceki bölümde bahsi geçen,şu gönül kapısı ardına kadar açık olana. İyi de nasıl gözükür derseniz, onu da dedesinin ,  Marhebus’a  anlattıklarından dinleyelim.

 

Koca bir ateş yanar köy meydanında, oturur kırkdört çocuk Picen Dede’nin etrafında:

‘Evet çocuklar… Ben diyeyim yüzyıl önce, siz deyiverin binyıl önce.Pazara çıkan bir adem,eşeği üstünde. Yol alırken acelece dalıvermiş hulyalara aheste. Kendini cennet bahçelerinde bile hizmet ederken görürmüş havvalara, ademlere. Bu alemde nasıl hizmetkarlık ediyorsa insanlara, öteyi de öyle hayal ediveriyormuş. Ira’nın sevgili bir kuluymuş pazar yolcusu. Eşeğinin heybesinde bulunan üç-beş öteberiyi satmak için yola koyulmadan önce köyünden, anacığının elini öpüvermiş.

-Ana, yolum açık olacak .Neye bilir misin?Sen dua edivericen arkamdan da ondan.Anaların dualarını Ira işitirmiş.Ruyamdaki kuş söyleyiverdi.

-Ne kuşu a deli oğlan,ne kuşu?

-Biliverimedim anacım. Mavi tüylü dev bir kuş… diye ünlemiş evden uzaklaşırken, eşeğinin sırtında, heybesinde öteberiylen. Pazara gidermiş. Yolcu bunları birgün önce yaşamış hikayeden. Cennet hulyasına dalmadan bir gün evvel. Bu hulya ırmağında yüzerken çıplak halde, karşı kıyıda bir huri görüvermiş. Upuzun saçları varmış altın sarısı. Taa,yerlere kadar uzanıyormuş altın püsküller. Yüzü ay parçasıymış. Gözlerini tarife mümkünat yok imiş. Çıkıvermiş kıyıya o halde. Ardından eşeği seyirtivermiş de,kovalamış değneğiyle onu. Yanaşıvermiş altın püsküllü, ay parçası yüzlü, tarifsiz gözlü huriye o halde. Bakışlar birbirine dokunmuş. Eller birbirine kavuşmuş. Irmak akmayı bırakmış, kuşlar ötmeyi. Rüzgar kesilmiş, güneş uykuya dalıvermiş. Tüm alem sessizliğe bürünüvermiş. İkisi

 

 

de o halde. Hulya bu ya, bir anda saray oluvermiş ağaçlar üzerlerine, döşek olmuş çimenler altında. Örtü olmuş yapraklar, musikiye başlamış rüzgarlar. Onlar ‘’o halde’’ gözlerini yummuş öte canlılar. Gönül kapısı, aşk kapısına dönüşüvermiş. Sessizlik   bas bas bağırmış kimse duymamış. Karanlık gözleri kamaştırmış da, görememiş kimse ne oluverdi diye. Zaman dönmüş olduğu yerde on sekiz devran.:huzuru görmüş bizim adem,hayran hayran.Derken hulyalar alemi birden uçuşuvermiş avuçdaki toz misali.Üf demiş ney’edir bilinmez biri.Hulya bitmiş,Pazar gözüküvermiş yakın yerde.Adem oğlan serivermiş yere,öteyi beriyi.Satıvermiş ikindiden beri tüm öteyi. Kendi de şaşıvermiş a bu duruma, anacığı düşmüş hatrına, okumuş şöylecene bir dua:

 

-Ula, güzel ana.Ettin hayırlı bir dua.

Sana minnettarım ey yüce Ira. Şükürler ola!

 

Ondan gayri, yola koyulmuş bizimki, eşeği sırtında,heybesi boşta. Köye döneyazmış alnına, Ira! Emme yol bu daim, başka bir yol. Hayırlara vesile, insanlara belki de kaside.

Efendim, fazla uzatmaya gerek yok.Kısa keselim hikayemizi. Ademciğimiz toprak patikada yol alırken öyle bir susamış öyle bir susamış ki dudakları ben diyem sekiz,siz deyiverin gayri on sekiz parçaya bölünmüş.Oflaya,puflaya dehlerken eşeğini,O da ne?!:Koca bir çınarın altında bir çeşme görmüş gürül gürül akan. Şaşırmış, gözleri koca koca olmuş. Yaklaşmış eşeğin sırtında, heybesi boşta emme yüreği hoşta. Çınar bildiğin çınar.Fakat,heyhat!:Gövdesinden su akar gürül gürül. Dayamış on sekiz parça dudağını ab-ı hayatın kaynağına. Kana kana yudumlamış.Sonracığıma kaldırıvermiş başını yukarı:

-Ey ulular ulusu Ira! Şükürler olsun sana!

Masmavi bir bulut yaklaşıvermiş yamacına o an. Kanatları olan,   kocaman bir bulut. Çınara konuvermiş bu mavi bulut.Gözleri de varmış bulutun,ateş saçıyor sanırsın.Amma bildiğin kızıl ateş değil bu.Sanki nur gibi.Parlak ama beyaz,sıcak ama yakmayan. Alev sarmış yeryüzünü,emme bu alev başka alev. Ateş kavurmaya başlamış etrafı.Amma bu kavuruş başka kavuruş.Yanmakta ademin gönlü cayır cayır,ama bu yanış başka bir yanış. Bir ses doğuvermiş ruhuna ateşlen bir:

-Kulak ver ey inanmış hizmetkar!Bu söz Ira’nın sözüdür. İyi dinleyesin,iyi belleyesin. ‘Yüce’ bana seslen dedi.Ona de ki: Ademleri Havvalardan,Havvaları,ademlerden korusun. Sonra da ademleri ademlerden,Havvaları da Havvalardan korusun. Olmadı tüm yaradılmışları, tüm yaradılmışlardan koru. Yaradılmamışlar zaten benimdir.Onlara karışma. Hülyalar boşadır,benimle yarışma. Yaradan benim,beni yeniden yaratma. Yolun,yolumdur, yoldan çıkma. Bu yolda kılıcın keskin olsun ama kalkanı olmayana el kaldırma. Hırsa kapılma,öfke duyma. Bin söz dinle,bir söz et. Bin nefes al,etrafa bir kelam sal. Sırrını ortaya deme,o hal sır sırlıktan çıkar.Hatta hır bile çıkar. Ey duakar ananın güzel oğlu! Mavi tüylü Itramı iyi belle,o sana açlıkta toprak,sıhhatsizlikte hava,savaşta ateş,barışta su olucaktır. Toprağındaki ekine su,ocağındaki yemeğe ateş olur. Yüreğine ne doldurursan,damarlarında onu taşırsın.Itram Kuşu senin rehberindir.’

İşte çocuklar,mavi tüylü Itram kuşunun havadisleri bu kadarmış bizim oğlana. Şimdi bize düşer kerevete çıkmak,onlara düşer hülyadar olmak. Kalın sağlıcakla.

 

Picen dede çömeldiği yerden eşeğinin sırtına binmiş usulca.Heybesinde birkaç öte beri,koyulmuş yola….

                                                 ***

March 10

SEN BONCUĞUN ŞİİRİNİ YAZABİLİR MİSİN AZİZİM?

Bir kız bebek doğar eline

Henüz hazır değilken

Bir ağlama sesi duyulur şehrinde

Henüz ayna kırılmamışken

 

Dolmuşta Müslüm babadan bir türkü

Hızla geriye akar serviler hüzünlü

ne çukurları ipler bu deli

ne virajları

 

Yolunu iyi bilen bir derviş gibi

Kucaklar kız bebeği

Bir hıçkırık sesi duyulur

Dedim ya:ayna sonra kırılır.

 

Kapının sağına bakar derviş

aynanın çivisinde boncuk asılı

pazartesi mavi

sarı ebruli

çekmecede kilitli bir veli.

 

Bir gün daha ölür egede

Henüz boncuklar saçılmamışken

Bir hıçkırık yankılanır şehre

Bir dede henüz susuz kalmamışken.

Bir boncuk bile yazılmamışken...

(Behram Su)

March 05

Aşk-ı ney

Aşk tıpkı hayat gibidir.
Hayat nasıl ölümle nihayet buluyorsa,aşk da ayrılıkla sona erer.
Ölüm nasıl aslolan tek sevgiliye kavuşmaksa ayrılık da aşka kavuşmaktır.
Gerçek aşkı,ayrılık ateşi yüreğimize bir kor gibi  düştüğünde yaşarız.
Heyhat,ayrılıktan önce yaşadıklarımızı aşk sanır da gönlümüzü avuturuz.
Aşk kavuşamamaktır
Aşk hasret çekmektir.
Aşk kayboluştur,
Aşk hiç oluştur,
Aşk dermansız bir derttir.
Allah sizi aşk derdiyle yakıp kavursun.
(Behram Su)
March 02

Masal kusan şiir

Orman karaydı
içi börtü böcek
dışı korku treni.
rengarenk yağmurlar yağdı
her damla bir renk
her damla bir acı
 
Orman ıslaktı
içi acı biber turşusu
dışı seni yakar.
sipsivri kurşunlar yağdı
hepiciği bir renk
her sivri bir ızdırap
 
Orman kıpkızıldı
içi çürümüş et kokuyor
dışı kasırga.
kan yağdı bulutlardan
her damlası kırmızı
her damlası ölüm.
 
Orman uykuya daldı
içi tebessümane bir ruya
dışı rengarenk boncuklar.
çocuklar yağdı göksemadan
her bir çocuk ümit
her bir çocuk aşk.
 
February 14

YASAK SEVİŞMEK

öteki kapımdan gel bunu açamazsın
eski gözlerinle gel öldürmek vakti gel
hem tetik bulun ardında biri olmasın
hanidir ben bu evde saklanıyorum
adımı değiştirdim başka bir adla yaşıyorum
gece gündüz siyah gözlük kullanıyorum
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
sabaha karşı gel bütün gözlerinle gel

pancurların gerisinde kararıyorum
içime belalar doğuyor sonbahar doğuyor
telefonda sesini tanıyamıyorum
yüzün parmaklarımdan akıp kayboluyor
böyle hep bir şey kopuyor bir şey kırılıyor
sabaha karşı gel eski gözlerinle gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
hem tetik bulun ardında biri olmasın

artık hiç kimse beni yaşamıyor
aşklarımı büyük kemanlarla çizdiler
korkularım oldum bittim kimsesizdiler
yalnız bir mısra mıyım ıslanıyorum
bir revolver romanımı tamamlıyor
oyun bitti ışıklarımı söndürdüler
yokmuşsun gibi gel öldürmek vakti gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
üzerime kilitleyip mühürlediler
hem tetik bulun ardında biri olmasın

 ATTİLA İLHAN

...ve şöyle devam etmiş bir başka şiirinde:

Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu.....

February 13

Bırak Işıklar Açık Kalsın

Kucağımda bir bebek gülüşüsün sen
beşiğe koymaya kıyamadığım.
 
Avuçlarımdaki hayat çizgilerimsin
bin türlü silemediğim
 
Ruyalarımdaki dilber sultansın
dokunmaya çekindiğim.
 
Kabrime sızan bir ışıksın sen
dirilmeye korktuğum.
 
Uyandırma beni bu güzel ölümden
bırak ışıklar açık kalsın.
February 05

BUĞU

Uykumun şiiri bu
kahpe geceyi ıslatmaya çıktım
ne sandın ya
büyüyü asla bozmayacağım
lakin sonsuza dek
sabretmeye yeminli
bir yüreğim var.

parmaklarımdan yaşlar dökülüyor
ama dedim ya
asla bozulmayacak büyü
ağırlığı
ağırlığını taşıyacak kirpiklerim

ansızın
gece,uykumla ıslanacak
bunu
ne gören olacak
ne duyan.
belki bir okuyan
(Adaköy/Şubat2009)

January 07

Çocuk katillerine ............

Bu ne acele ecele?

 

Sen değil misin ki doğarak

Ölümü başlatan.

Zaten geliyor en baştan

Bu ne acele ecele?

 

Sen değil misin şiir yazan

Şarkı okuyan

Resim yapan

Bu ne acele ecele?

 

Buğdayı eken sen

Ekmeği öpen sen

Gülü koklayanda sen

Bu ne acele ecele?

 

Girme zahmete boşuna

Kendiliğinden gelecek ölüm

Hepimizin başına

Bu ne acele ecele?

 

Çocuğu vuran

Çocuğa vuran elin

Daha dün annenin elindeydi

Bu ne acele ecele?

 

Ey zavallı insan

Kıyamet kopacak bir nisan

Herkes olacak tek lisan

Bu ne  acele ecele?

 

Aşık behram susmaz savaşa

Koşar evlatlarıyla barışa

Sen atacaksın ki silahı yere

Bu ne acele ecele? (2009/adaköy)

December 20

SUskunluğun sedası...

RİND'İN MELAMETİ 

El alem lambalarını dinlendiredursun

Ben sema ederim kör karanlığa dek.

Yıldızlar ninni söyler makamsız

Renkler uykuya dalar apansız

Deprem yerine döner bayram yerlerim.

 

Bir fil gibi ezerim toprağı sonra

Kanatlardaki feryadım yeri göğü inletir

Tiiir tiir titrer yıldızlar

Renkler irkilir uykularından

Deprem yerine döner bayram yerlerim.

 

Dudağıma bir olta iğnesi takılır sonra

Kanatlar semayı dinlendirir

Ben kaçarım o kör  karanlığa

Korkularım uyanır güne apansız

Deprem yerine döner bayram yerlerim

 

Devasa bir el uzanır gökten sonra

Saçlarıma renkli simler savurur

Gözlerim şaşakalır kocaman

Ellerim ter içinde

Bayram yerine döner deprem yerlerim.  (ARALIK/ADAKÖY)

December 01

SU akar yatağını bulur.

"Dinleyen her zerreye bir hitabım var benim
Kâinat isminde hiçten bir kitabim var benim.
Ya hitabımdan okusun ya kitabımdan beni, 
Yazdığım efsânede on altı bâbim var benim!
Hey'etimde müttefik magrible maşrik, veche yok,
Gayr-i mer'i zerrede bin aftâbim var benim`" Neyzen Tevfik Hocama sevgilerle.
 
Çokşey söyledim.
İsteyen alır,isteyen atar.
Artık susma zamanıdır.
Ha,bir de şu var diyeceğim:
''benim hiç rengarenk yalanlarım olmadı insanları aldatacak.''
Behram Su
 
 
Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm
Pes sühan kûtâh bâyed vesselâm (18th beyit)
November 29

TEŞEKKÜRLER DENİZYOKSULU

   OTUZÜÇ KURŞUN

   1. 

   Bu dağ Mengene dağıdır
   Tanyeri atanda Van'da 
   Bu dağ Nemrut yavrusudur 
   Tanyeri atanda Nemruda karşı 
   Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur     
   Bir yanın seccade Acem mülküdür 
   Doruklarda buzulların salkımı
   Firari guvercinler su başlarında 
   Ve karaca sürüsü, 
   Keklik takımı...
   
   Yiğitlik inkar gelinmez 
   Tek'e - tek doğüşte yenilmediler 
   Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
   Gel haberi nerden verek 
   Turna sürüsü değil bu 
   Gökte yıldız burcu değil 
   Otuzüç kurşunlu yürek 
   Otuzuç kan pınarı 
   Akmaz, 
   Göl olmuş bu dağda... 

  
2. 

   Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı 
   Sırtı alacakır 
   Karnı sütbeyaz
   Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı 
   Yüreği ağzında öyle zavallı 
   Tövbeye getirir insanı 
   Tenhaydı, tenhaydı vakitler 
   Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı
   
   Baktı otuzüçten biri 
   Karnında açlığın ağır boşluğu 
   Saç, sakal bir karış 
   Yakasında bit, 
   Baktı kolları vurulu, 
   Cehennem yurekli bir yiğit, 
   Bir garip tavşana, 
   Bir gerilere. 

   Düştü nazlı filintası aklına, 
   Yastığı altında küsmüş, 
   Düştü, Harran ovasından getirdiği tay 
   Perçemi mavi boncuklu, 
   Alnında akıtma 
   Üç topuğu ak, 
   Eşkini hovarda, kıvrak, 
   Doru, seglavi kısrağı. 
   Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!

   Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı, 
   Böyle arkasında bir soğuk namlu 
   Bulunmayaydı, 
   Sığınabilirdi yuceltilere... 
   Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,      
   Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı, 
   Yanan cıgaranın külünü, 
   Güneşlerde çatal kıvılcımlanan 
   Engereğin dilini, 
   İlk atımda uçuran 
   Usta elleri... 

   Bu gözler, bir kere bile faka basmadı 
   Çığ bekleyen boğazların kıyametini 
   Karlı, yumuşacık hıyanetini 
   Uçurumların, 
   Önceden bilen gözleri... 
   Çaresiz
   Vurulacaktı, 
   Buyruk kesindi, 
   Gayrı gözlerini kör sürüngenler 
   Yüreğini leş kuşları yesindi...

  
3. 

   Vurulmuşum 
   Dağların kuytuluk bir boğazında 
   Vakitlerden bir sabah namazında 
   Yatarım         
   Kanlı, upuzun... 

   Vurulmuşum 
   Düşüm, gecelerden kara 
   Bir hayra yoranım çıkmaz 
   Canım alırlar ecelsiz 
   Sığdıramam kitaplara 
   Şifre buyurmuş bir paşa 
   Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız 

   Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz 
   Rivayet sanılır belki 
   Gül memeler değil 
   Domdom kurşunu 
   Paramparça ağzımdaki... 


  
4.

   Ölüm buyruğunu uyguladılar, 
   Mavi dağ dumanını 
   ve uyur-uyanık seher yelini 
   Kanlara buladılar. 
   Sonra oracıkta tüfek çattılar 
   Koynumuzu usul-usul yoklayıp 
   Aradılar. 
   Didik-didik ettiler 
   Kirmanşah dokuması al kuşağımı 
   Tespihimi, tabakamı alıp gittiler 
   Hepsi de armağandı Acemelinden... 

   Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız 
   Karşıyaka köyleri, obalarıyla 
   Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, 
   Komşuyuz yaka yakaya 
   Birbirine karışır tavuklarımız 
   Bilmezlikten değil, 
   Fıkaralıktan 
   Pasaporta ısınmamış içimiz 
   Budur katlimize sebep suçumuz, 
   Gayrı eşkiyaya çıkar adımız 
   Kaçakçıya 
   Soyguncuya 
   Hayına... 

   Kirvem hallarımı aynı böyle yaz 
   Rivayet sanılır belki 
   Gül memeler değil 
   Domdom kurşunu 
   Paramparça ağzımdaki... 

  
  
5.
 
   Vurun ulan, 
   Vurun, 
   Ben kolay ölmem. 
   Ocakta küllenmiş közüm, 
   Karnımda sözüm var 
   Haldan bilene. 
   Babam gözlerini verdi Urfa önünde 
   Üç de kardaşını 
   Üç nazlı selvi, 
   Ömrüne doymamış üç dağ parçası. 
   Burçlardan, tepelerden, minarelerden 
   Kirve, hısım, dağların çocukları 
   Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

   Bıyıkları yeni terlemiş daha 
   Benim küçük dayım Nazif 
   Yakışıklı, 
   Hafif,    
   İyi süvari 
   Vurun kardaş demiş
   Namus günüdür 
   Ve şaha kaldırmış atını. 

   Kirvem hallarımı aynı böyle yaz 
   Rivayet sanılır belki 
   Gül memeler değil 
   Domdom kurşunu 
   Paramparça ağzımdaki...
                                                          AHMED ARİF
October 22

Rubailer 5

Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile. N.Hikmet Ran

DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA



Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler.
NAZIM HİKMET RAN

RUBAİ



Geçmiş günün hasretini çekmem
                                    - yalnız bir yaz gecesi bir yana -
ve gözümün son mavi pırıltısı bile
                                      gelecek günün müjdesini verecek...      NAZIM USTA 
September 28

Bilgi

Tüm denizi bir testiye dolduramazsın.
Ama nihayetinde o testiye doldurduğun deniz suyudur.