BEHRAM SU's profileBEHRAM SUPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    May 10

    Ateşten gölgeler

    Nar-ı aşkların üzerinden atlamaya çabalayan
    koşularım oldu zaman zaman.
    Bazı, kaslarımın erki tükendi
    bazı zaman ruhumun direnci
    sevda her daim gözümü aldı
     
    ben uzak ülkelerin gezgini
    nar-ı aşkların üç adım atlayıcısı
    Bazı tökezledi çocukluğumun  hayalleri
    bazı zaman usum yitti ürkek maceralarda
     
    Ey depremlerin yaradanı
    bülbülün şakıyıcısı
    tutkunun cezalandırıcısı
    yüreğim cız etti ateşlerin arasında
     
    Kopuk düğmeli aşklarım oldu torunlarıma masal
    iliklenemediler hiçbiri
    bazı
    bazı.
     
    bir de sen
    yaradanın torpillisi
    gözlerin ateşten bir gölge
    ellerin ise,buzdan bir ateş.
     
    ben ise
    gözlerine bağladım
    bir yağlı ilmek
    halkası boynumda
    intiharım,irisinde bir gökkuşağı
    gibi açacak
     
    ne nardan yaradılmış maratonlarda pes edecek yürek
    ne de mahşere dörtnala koşan ruhum
    çocukluğumun itfaiye arabası
    şimdi yüreğime gerek
     
    bu bayram yüreğimden atla üç kez...Behram Su

    March 22

    Çocuklara kırmızı renkli masallar

    Yedi renkli hasret perdesi girdi araya
    Çabalama kaptan
    çabalama kaptan
    çabalama:
    Vapur çoktan girdaba girdi
    ufukta görünen kara değil,
    kapkara
    Alkımlarla kaplı ruyalar suya düştü
    sırılsıklam öttü
    baykuşlar öttü de:
    susuz kalan testilere ürperti doldu.
    Yol ortadan ikiye ayrıldı:
    kırmızı başlıklı kız bi yana
    avcı öte yana
    yatağındaki (büyük)anne huzurlu ya
    avuçlar açıldı Tanrı'ya
    ibadetler ertesi:
    şükürler sana
    hasret bana
    kerevete çıkılmasa da
    üç elma da sana. (Behram Su)
    March 18

    Bir sevda insanı

    Şimdi gidiyorsun, git!

    Hepsi hepsi bir sevda benimkisi… 

    Giderken çek gecelerin perdelerini

    Karşılıklı ağlaşmak kalsın senden geriye gecenin seyrinde…

    Sana özlem demetleri veriyorum ayrılık mızrağımın mevsiminden derdiğim…

    Gözlerini kapat!

    Seninle sevdiğim anlarda bitsin…

    Seninle kan çanağı gözlerimin siyahına işlerim ayrılığı…

    Seninle gönül yıldızlarım kaymaya yüz tutmuş…

    Seninle titrek yüreğimin elleri duada.. 

    Git!

    Gidiyorsun git!

    Gidiyorsan git!

    Hepsi hepsi can kırığıdır benimkisi… 

    Darma duman ağlayışlarımın seyrine takılı kalmasın gözlerin…

    Ben seni bilen yaşların buğusunda,

    Mısralar dizerim can evinden vurulmuş.

    Can evimin sahibi kelâmlarımla,

    Seni mıhlarım gelişinin meçhul olduğu yolarına… 

    Git derken sana

    Git(me) diyemiyor lisânım.

    Çünkü ‘git!’ dedikten sonra sıralanan heceleri de umudumdan söküyor gidişin.

    Ve gidişin hiçbir umuda yer vermiyor kalbimde.

    Diyarıma git tohumları serpiyor adımların

    Sonrası…

    Hayalimin avuçladıkları işte…

    Sen… Sen… Ve ardından sürüklenen gözlerimde kalan senli nem…

     

    Git!

    Gidiyorsun git!

    Gidiyorsan git!

    Artık bana ismin cüdâ…

    Artık bana aşkın cüdâ…

    Senin aşkınla atan ırağına mahkûm kalbim, gidişinle cüdâ…

    Ellerim çaresizliğe cüdâ…

    Bakışlarım ayrılığa cüdâ…

    Seni yazan kalemim tebessüme cüdâ…

     

    Umudumun silkelendiği gönül bağım ölüme cüdâ…

    Ölümüm ölümsüzlüğüme cüdâ…

    Tövbelerim affıma cüdâ…

    Sen bildiğim zamanın rıhtımında,

    Duyulmayan haykırışlarım cüdâ… 

    Sen benliğe cüdâ…

    Ben senliğe cüdâ…

    Ve ben;

    Seni sen bilip esen rüzgârına cüdâ…

    Cemrelerinin düştüğü baharına cüdâ…

    Yaşlarım, yağmurun ellerinden öpen zambakların yapraklarına cüdâ…

    Sen bilip soluduğum nefesim aşkından cüdâ… 

    Git!

    Gidiyorsun git!

    Gidiyorsan git!

    Aşkımın masum yanı senin ardından koşmakta.

    Irak eyleme bir kerede olsa bakışının ıtrilerini…

    Sebat etmesin yüreğin aşkınla ezilmiş azadeliğime… 

    Git!

    Gidiyorsun git!

    Gidiyorsan git!

    Hepsi hepsi baharına aşina bir yediveren benimkisi…

    Aciz ve kimsesiz yüreğimle aşkı kurak eyleyen bir boğumdur benimkisi…

    Hepsi hepsi gidişinle yaşadığım varlığı ölüm bir sevdadır benimkisi… 

     

    Bir Sevgi Sevdalısı

    Emine DÜNDAR 

    March 17

    MESEL

    SUYA YAZILAN MASAL

     

     

     

                                        GİRİZGAH

    Sanırım ki bu masal daha okunmadan sevilmeyecek.Sevilmeyecek çünki artık insanlar masallara öylesine uzak ki,öylesine unutulmuş ki..ve insanoğlu hayallerini öylesine itelemişki kenara ve öylesine(!) yaşamaya alışmışlar ki,sevmeyecekler bu masalı.Halının altına süprülmüş tüm hayalleriniz için iddiaya girmek isteyen varsa ben hazırım.SE-VİL-ME-YECEK!! Masalım için buradaki yorumları okuyunca göreceksiniz haklılığımı.Uzun soluklu bir masal başlıyor.Her pazartesi yeni bir bölüm okumaya hazırsanız eğer,buyrun:

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    BİRİNCİ KİTAP

     

                

     

     Bir varmış, bir yokmuş,gaip zaman içinde,kalbur saman içinde,pireler berber,develer tellal iken,ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken,ninem düştü beşikten,kafası yarıldı    eşikten,dedemin elinde maşa,beni aldı bir tasa,korkudan cebime doldurdum minareyi, çarşı da kayısı pestili,biz koştuk bütün güz,gidemedik dere tepe düz,ayakta demir çarık yola düş- tük,lale sümbül derledik,hızırın atına bindik,bir mesel okuduk ne makas keser ne iğne batar,derken:

                            

    YÜCE PADİŞAHIN MURADI

     

    Uzağın uzağında bir ülke varmış, içinde altın kuleli bir saray,sarayın içinde de koca sakallı bir PADİŞAH var imiş.Öyle kocaymış ki sakalları her bahar SAKALZADEBAŞI onları kırpar,yorgancı oğlana gönderir,fakire fukaraya kış gecelerinde örtünsünler diye ,yorganlık yaptırtırmış.Ülkenin bütün yoksulları,koca padişahın,koca sakalından olma yorganlıklarla üşümekten kurtulur,ve ertesi bahar kurban verirlermiş bağışçılarına.Bu bahar koyununu veren,ertesi bahar tohumunu verirmiş.Padişah da pek keyiflenir,her yıl sakalları daha çok uzasın diye,onlara özenle bakarmış.Bir yıl az ürün aldı sakalı az uzadı diye,sakalzadesinin boynunu vurdurtmuşta,ondan sonraki sakalzadebaşları pek dikkatli olmuşlar.Her ayın son perşembesi sakalını güzelce yıkattırıp,kınalattırırmış.Gel zaman,git zaman on zeytin harmanı zamanı geçmiş ki,bir sabah nargilesini içerken sarayın arka bahçesinde,sakalına tütünün üzerindeki kor düşüvermiş.Üç parmak uzunluğunda heba olan sakalına pek dertlenmiş padişah.Keder düşmüş içine o bahar az uzayacak diye meşhur kılları. Ve ULAKZADEsini çağırtmış huzura:

    ‘Ey ulakzadelerin piri,sen ki en önemsiz havadisleri bile ülkenin dört bi yanına,papatya-   lar solmadan ulaştırırsın.Şimdi pek mühim bir vazifen var,iyi belleyesin,sonra boynunu cellat ellemesin.Ülkeyi bir uçtan öte uca dolaşasın,ahaliyi bir yere toplayasın,böğründen son sesinle haykırasın,diyesin ki,-her kim padişahımızın sakalını bu bahar daha fazla uzatacak sihiri bulursa,ona alemlerin en kıymetlisini,en narinini,güzeller güzeli azize sultanı gelin edeceğim.Yalan sihri getirenin kellesinide güllerime saksı edeceğim.- demektedir yüce padişahımız. Bunu söyler iken öyle bir bağır ki,bir kulaklarından giren kelamın diğerinden firar edemesin.Öyle bir bağır ki,azize sultanın güzelliğine aldanıp,kellelerinden olmasınlar. Öyle bir bağır ki,Sultanın eşi olmanın pek güç olduğunu bellesinler. De get şimdi,güz olmadan tez gel.’diye kükremiş.Kükremişte o sakalını yaktığı bahçedeki mavi kamelyanın yanıbaşında göğe kadar boyu uzayan kavak ağacının ev sahipleri serçeler korkularından uçuşuvermişler pır diye.

    Ulakzadebaşı MARHEBUS, bu önemli vazifeyi tezelden yerine getirmek için ahıra doğru uçmuş.Bir yandan uçar bir yandan da zaten yıllardır Azize sultana koca olabilmenin yollarını aramanın umudunun sona erdiğini düşünürmüş.Sarayiçinde doğdukları gün,günü bırakın saati bile aynı olan bu iki bebe,birbirlerinin yüzünü görmeden,aynı altınduvarlı sarayda onyedi sene yaşamışlar.Azize sultan sarayın en güzel salonlarında,özel muallimlerce eğitilirken,cinlerden,perilerden,ifritlerden,devlerden sakınılmak için dışarı bile salınmazken,Marhebus, her ne kadar padişahın muhafız birliğinin savaşkarbaşısı bir babaya sahip olsa da,yerin üç kat altında şaraphanede büyümüş.Her ikisi de aynı gün onyedilerine bastıklarında,o mavi kamelyalı malum bahçeye adım atmışlar ilk kez de,öylece görmüşler yüzlerini ancak.Marhebus,Azizeyi ilk gördüğünde daha yağları erimiş,bir deri bir kemik kalmış fukara oğlanlar gibi. Azizenin yanakları kızılcıklar gibi al al olmuşta,koşar adım uzun ve kızıl etekliği üzerinde olduğu halde saraya kaçıvermiş.Gel zaman,git zaman birkaç kez daha karşılaşmışlar da hiç konuşmamışlar birbirleri ile.Ta ki Marhebus yirmisine bastığında ulakzadebaşı olunca,bir cümle kurmuşlar hızlıca:

    ‘Seni al renkli gül bahçesinin içinde bin ömür bekleyecek bir tomurcuk olarak kalacağım’demiş biri.

    ‘Seni benden, ne o gül bahçesinin yaradanı yüceler yücesi Ira , ne de hiçbir işe yaramaz üzüm sineklerini doğuran Kenis alamaz.’’diye cevaplamış öteki.

     

     

     

     Saray ve ulak

     

     

                  YOLA DAİR

          

      Kapısından içeri daldığı köyün adı Lubnatsiymiş.Koca koca yedi tane dağın ortasına çöreklenmiş bir gölün kenarında, kurşundan çatıları olan doksandokuz tane evden oluşmuş bir köy.Bizim ulakzadebaşı atının yelelerini şöyle bir okşamış köyün meydanına vardığında.Atının gümüşten gemi o sıra apansız altın rengine dönüşüvermişte,meydanı kalabalıklaştıran köylü şaşakalmış bu yabancıya ve onun yol arkadaşına.Kızıl yeleleri bir daha okşamış yolcu da, bu kez yaşlı at dile gelmiş de:

    ‘Ey ahali,size ulakların pirini taşıdım sırtımda.O ki,güz olmadan vazifesini yerine getirecek,tüm ülkeyi bilgilendirecek.Padişahınızın bir havadisi vardır size ki, O diyecek.Ey ahali,İyicene açınız kulaklarınızı,sonra karacellat uçurmasın kafanızı.Toplanasınız tez meydanda,hikmet vardır bu ulakda.’ diyiverip bir de kişnemiş böbürlenerek.

    Ulakzadebaşı Marhebus haberi üç kez ulamış halka.Hiçbir suale cevap vermeden,ihtiyar Yılkısına atlayıp,uzamış doğuya, batan güneşi arkasına alarak.Bir uzun yol tepmişler karanlıkta.Bir ormana sığınıp uyumuşlar iki yoldaş sabaha değin.Amma sabah aleme doğmuş ta,o saf ve apak gönüllerine doğmamış.Doğmamış amma,haberleride yokmuş daha bundan.Onlar sanarmış gün doğdu alemde,ne bilsinler gönülleri düşten bir  alemde.Heybedeki arpadan,bohçadaki tahandan kahvaltılarını yapıp,kuruyan boğazlarını ıslatmak için,yakındaki kuyuya bir kova sallamışlar.Kova çıkmış yukarı ama,içinde bir ifrit otururmuş.İkisininde korkudan koca bir cevize dönmüş gözleri ile baktıkları, bir dudağı yerde bir dudağı gökte,araptan daha arap İfrit böğürmüş suratlarına:

    ‘Ne diye bölersiniz uykumu?Harami misiniz,katil mi?Dalavereci misiniz,deyyus mu? Ira’nın kulu musunuz,Kenis’in köpeği mi? Kimsiniz ey edepsiz kara sıçanlar?Eğer yolunuz batıya doğru ise hazır olun ışıksız gündüzlere.Yok biz doğuya gideriz derseniz,kandiliniz olurum her karanlık kuyuda.Ha,şunu da söylüyeyim,yalan derseniz bana ,bilirim gözünüzden,ısırırım götünüzden.!’’

    İfrit, ormandaki tek kuyunun içinde uyurmuş ki biri içine edepsizce kova sallayana dek. Dört bacaklı,dört elli,kapkara suratlı,koca dudaklı bir yaratık.Önceleri kötülüğün yaratıcısı Kenis’in baş köpeği olan İfrit,sonradan yola gelmişte iyiliklerin yaratıcısı Ira’nın sözünden dışarı çıkmaz olmuş.Ama insanların ve atların kaba etlerinden ısırma alışkanlığından vazgeçememiş.Kenis’in yoluna giden tüm canlıların götünü ısırıp,kan kaybından öldürürmüş onları.Ama yolcuların yolu,güneşin doğduğu yere yani Iraya doğru ise,onları her kuyuda bekler,kötülüklerden koruyan bir meleğe dönüşüverirmiş.Bunu daha öncelerinden öğrenmiş olan Marhebus hiç telaşlanmadan,elindeki tahta asası ile batmakta olan ve yüzüne vuran ışığı göstermiş.İfritte onlara bir kova su vermiş.Peki nasıl olmuşta,batıdan gelen ışığı gösteren Marhebus’a inanmış.Ki O doğuyu değil,Kenis’in hanesinin olduğu yönü gösterirmiş.Aslında anlamış Marhebus’un yalan söylediğini.Ve yolculuğun  Ira’ya olduğunu. Bir de yolcunun zekiliğini pek sevmiş,gülümsemiş arap dudakları ile onlara.Bakmayın sabahın akşama karışmasına,bir düştür bu gönüllerde doğan,gönüllere anlatılan.

    Beşyüz yıl kadar önce tıpkı o günkü gibi bir atlı gelmişmiş kuyunun başına. Marhebus’un atının geminin gümüşten olduğunu fark edince hatırlamış geçmişi İfrit.O gizemli atlıya da böyle ısınmıştı kanı.O da böyle uzun boylu,endamlı,karakaşlı,karagözlü bir gençti.Ayakları kocamandı,öyleydi ki altında düşmanlarını kolayca ezebilsin.Ellerinin teki ile koca bir karpuzu başaşşağı havaya kaldırabilirdi.O kadar büyük yani.Amma,o kara iri gözlerinin içinde bir gizem saklıydı.Bu yeni misafirin de öyleydi işte. O günde tıpkı bugünkü gibi dikkatlice bakılmıştı bu kara gözlere. İçindeki ışık sanki bir şey saklıyordu.Bir sır.Öyle bir sır idi ki bu,sanki o sırrı keşfedecek olan adem veyahut havva,yüce Ira’nın sırrını çözmüş olacaktı.Çözünce bir halt olacakmıydı bunu da bilen yoktu ya.

     

    Marhebus uyanıverdi aniden kuzey diyarının güneşi gibi.Üzerinde uyuyakaldğı toprağın nemi boz renkli şalvarını ıslatmıştı azıcık.Oralı bile olmadı.Az önce gördüğü düşü hatırladı. Kuyuyu, kuyunun dibinden   gelen pis kokuyu,ifriti.İfritin tehditini…Sonra da  bütün bun-ları fazlaca önemsemeden  yüce Iraya olan duasını etti:

      

     IRA’YA DAİR (Dua)

     

    Sırrını çözmeye tüm alemlerin uğraştığı yaradansın!Yeryüzünde veyahut gökyüzünde yaşarsın.Tüm alemin yaratıcısı,emme güzelliklerin.Saray bahçelerindeki kıpkızıl güllerin kokusu, dağ başlarındaki menekşelerin ebruli renkleri,akasyalara yuva yapmış serçelerin cıvıltısı,bir erkeğin cesaret dolu bakışları,bir kadının işveli edaları….  Buğdayın,pirincin,cennet elmasının,çileğin,kavunun,pamuk şekerin,kırk şekerin, binbir çeşit baharatın….. gülümsemenin,neş’enin,kahkahanın,mutluluğun,alkışın,vefanın, dostluğun… Nicelerinin, nice güzelliğin iyiliğin yaradanı Ira! Yağmuru verdin bize,tarlamızda buğday bitti. Suyu verdin bize, değirmenlerde un ettik.Eşeği verdin bize,unu köye yetiştirdik.Gene su verdin bize,una su kattık, hamur ettik.Ateşini yaktık,ekmek ettik.Doyduk,doyurduk. Güç verdin bize Kenise boyun eğmedik.Kenis börtüsünün pisliklerinden sakındık.Şüküüüürr sana ey yaradılmış tüm saflığın kaynağı. !Sana taptık sadece,kul olduk,köle olduk,kurban verdik. Bağışla bizleri ki sana tekrar şükredelim.Bağışla ki sana tekrar dönelim.Dönelim etrafında.

     

    Bebemize süt veren memede senden,düşmanımızın boynunu vuran gürzde. İyilik için savaşan cesur yüreklerde senden,aşk için yanan yüreklerde.Bize gücünden güç ver.Bize bir arıya verdiğin ustan ver.Ver ki evimizi kendimiz örelim başımızın üstüne.Balımızı kendimiz edelim,aşımızın ertesine. Bize sade güç değil,sade us değil,cesaret de ver. Ver ki hasmımızdan korkmayak. Korkmayak da anamızı,bacımızı,bebemizi börtülerin yaradıcısı Kenisten koruyak.Ey yerdeki,gökteki ve yedi alemdeki tüm beyaz renkli cisimlerim anası Ira! Kulluğum tek sanadır.Sırrını bilene de sır kalsın,bilmeyene de.Asen!                             

     

     

     

     

     

     

     

      İlahiyatçı

     

    KENİS DE  KİM OLA Kİ?(TAKDİM)

     

    Gecenin en karanlık anında ıssız bir sokakta adımlarınızı atarken uluyan kara köpekleri yaradan benim. Sizi açık pencerelerden içeriyi gözetleme arzusuna sokan da benim. En yakın arkadaşının başarısını alkışlarken, kem gözlerinizi ona çevirten de, bir caninin kurbanının derisini yüzdükten sonra zevk almasını da sağlayan benim. Evinizin erkeğini nalbant Nohant’la boynuzlatan da benim. Minik bir evladın burnunda çıkan çıbanı da ben yaratırım,yaşlı ninelerin kamburunu da.

     Ira kahpesinin dostu idim eskiden. Kahpe dememden anladınız sanırım dostluğun bittiğini.O kadar salak olamazsınız,ama salak dinleyiciler için hatırlatmak da boynumun borcu.Evet uslu ve geri zekalı dinleyicilerim; sözümü keseceğinize peşimden gelin.Gelin ki sizi alemin en güçlüsü kılayım. Düşünsenize hasetinizden  sizi çatlatan tüm dostlarınızı alt edebilecek bir güce sahip olacaksınız. Sonra da dönüp onlara dil çıkarabiliceksiniz. İstediğiniz kadına sahip olabilecek onlara türlü türlü edepsizlikler yapabileceksiniz. Yapmak isteyip de toplumun baskısından çekindiğiniz ama büyük bir arzu duyduğunuz her şeyi yapabileceksiniz. Kadı hocanın kıçına tekmeyi basasınız gelmedi mi hiç? Ya da peder beyin en sıcak temmuz öğleninde ‘oğlum çapayı adam gibi çal toprağa’’ dediğinde aslında onun kafasına çalmayı düşünmediniz mi? Sapsarı saçlarından bir perçemin peçesinden hafifçe dışarı firar ettiği ve üzerindeki güya kara çarşafın kalçalarını ortaya çıkardığı, yürürkenki salınışı ile mahallenin tüm erkeklerinin başını döndürdüğü afet-i devran Dibero’nun bacaklarını krmayı hiç mi hayal etmediniz, a hatunlar? Ya peki komşunun oğlu arap atına binerken siz hala yüz yaşındaki merkeple kasabaya giderken yuttuğunuz tozlar ile,arap atlı oğlancığı boğmayı….. vesaire vesaire a insancıklar!. İşte tüm bu hayallerinize, arzularınıza, içinizde var olan ve sizi var eden bu duygular gerçeğe dönüştürmek istemez misiniz? Tek yapmanız gereken Ira kahpesine kıçınızı dönüp,benim yoluma yolcu olmanız. Ben Tanrılar üstü KENİS!!!!! Size gücün anahtarını sunuyorum.!!!!!

     

     

    YOL İÇÜN İKİ KELAM DAHA:

     

                Yola yolcu olmuş Marhebus ve geveze at,emme Kenisinkine değil elbet.Bir haber vardı hatırlarsanız eşe,dosta duyurulacak.Marhebus bunu unutmamış ola ki yola hızlı koşmuş atını.Gece dememiş,gündüz dememiş,çöl dimemiş,çamur dinlememiş,deh demiş dere tepe düz getmiş te üçyüz köye haber etmiş.Etmiş ki yüce padişahın isteği yerine gelsin. Etmek istememüş ki Azize Sultan ele getmesun. Emme buyruk padişah buyruğu.Yerine getirmemek olmaz. Kelle gider yoksa sepetin içine. Diye hayal etmiş ulakzadebaşı. Kesik başını düşlemiş sonra. ‘ ‘  İbret olsun deye bir de sokak sokak gezdirirler kellemi.Amanin, bi de sümüğü akan bebelere tekmeletirler de suratım kana bulanır . Elmacık kemiklerime acırım en çok. Kırılırken çıkan sesi duyar gibi oldum. Ne de şekilliydiler o son tekmeden önce. Çocuk öyle bi vurdu ki, eşek tepmişe döndüm’’ diye düşlemiş te düşlemiş Marhebus. Ve atını dörtnala koşmuş da bir üçyüz köye daha haber salmış. Günler günleri kovalamış,avcılar geyik avlamış.Haftalar hızlı akmış, kazanlarda büryanlı pilavlar pişmiş.Aç  karınlar doyu doyuvermiş. Bizim ulak çatılarında eğri büğrü bacaları olan,mavi tahta kapılı,iki katlı evleri olan bir köye varıvermiş. Varıvermiş te bakın niler oluvermiş.

     

    KÖYE TANRI MİSAFİRİ OLALIM

     

                Gecenin ıssızlığında geveze atın nallarının çıkardığı sesler,mavi kapıları çalıyordu.Ama aldıran yoktu derin uykudakilerden.Doğacak günün öncesinde tarlada harman etmiş herifler yorgun,saman balyası sırtlanmış hatunlar daha da yorgun imiş. Kimse ulağın gürültülerini duymamış,duyamamış. Bizim ulakzadebaşı da bir hanın kapısına yanaşıvermiş:

     

    ‘Hancı,Ey hancı!!! Padişahın ulağı köye gelmiştir.Torbasında sözler taşır tüm aleme.İsteyen alır,isteyen atar.Emme bilene ki şu,padişahın buyruğudur hepsi. Açılası kapılar ulağa,bir tas çorba verilesi...’ diye ünlemiş Marhebus. Sessizlik cevap vermiş:

     

    ‘Hışır hışır hışır’’ hanın önündeki koca çınar ağacının dallarından gelen ses bölmüş saf sessizliği.

     

    Ulak gene ünlemiş.:

     

    Ey ulu çınar açmıyorlar kapıyı bu ulakzadebaşına,olacaklar kellelerinden boşuboşuna. Nedir bu umarsızlık?’

     

    'Ulu Ey alemin en büyük habercisi,yükü giz olan oğlan.Sana cevabım şudur,iyi dinle ki,iyi belleyesin.Bu köy karanlığın köyü değildir.Buranın yerlileri, gece köyü bir yorgan gibi örtümüydü üstüne,çekilir yuvasına. Gece ızsız bir adadır. Gece korkunun beşiğidir.Gece insanların ruhuna sızar önce sinsice.Sonra akıllarını başlarından alıverir.Alıverir de bütün kötülüklere gebe olan karanlığa kanıverir ademoğlu.Bu köyde hiç kavga yoktur.Hiç kıskançlık yoktur.Cinayet,haşa!Ölüm sadece yatakta bulur insanı.Neden bilir misin?Bilemezsin elbet.İnsan her şeyi bilemez ki.Çünkü buralılar karanlıkta sadece uyurlar.Tüm canlı uykuya dalar.Sukunet,barış,huzur bu yüzden bu topraklarda yeşerdikçe yeşerir.Sen de sessizce kıvrıl şimdi benim gövdemin altına,uykunu yaşa sessizce.’’

     

    Ulak o gece koca çınara Tanrı misafiri oluvermiş.Uyanmadan daha uykusundan omzuna bir tüy konmuş.Almış eline tüyü.Uç kısımına doğru rengi gök mavisine çalan bir tüy. Tuhaf bir yumuşaklık var dokusunda.Nerden gelmiş ola ki?Şimal rüzgarları taşımış olabilir mi buraya bu tüyü acaba?Bir kartalın tüyü değil bu.Bir karganınkine benzemiyor hiç. Martı mı,yok artık daha nelerçınar cevaplamış Marhebusu:

     

    ‘Ey Marhebus,. Bu olsa olsa bir ıtram kuşunun kanadından kopmuş olmalı. Itram kuşları koca kanatlarını şimal rüzgarlarına doğru çırparken öylesine efor harcarlarmış ki,tüylerinin yarısı dökülürmüş o esnada.Nasıl dökülmesin,yere konmadan ömürlerinin yarısı kadar zaman uçarlarmış. Nereye mi? Itram kuşlarının aradığı nedir bilinmez ama maviye çalan tüylerinin bir tanesi şu an Marhebusun elinde bulunuyormuş.

     

    ‘Ey ulakzadem.Sahibim.Baştacım.Uyanınız.Kara örtü terkeyledi köyü.Ufuk açtı,güneş doğdu.Söz vakti yaklaştı.Uyanın ki,uyuyan alem uyansın.’’

     

      ci

      

    Ulağın yüreği aniden uyanıvermiş. Geveze yılkısına atlayıp sessiz köyün meydanına zıplayıvermiş.Zıplayıvermiş emme,şaşırıvermiş de aynı anda. Köyün alemi çocuk. En büyükleri 12 ya var ya yok. Zira hepsi de büyük gibi. Hem büyükler, bir çınar kadar. Hem küçükler bir zar kadar. Kimi sarık geçirmiş kafacağızına, kimi serpuş. Kadınlar peçeli, çarşaflı. Ama dedik ya, en büyükleri on ikiyi geçmez. Köyün bu minik ama garip halkı toplanıvermiş şaşkın ulağın etrafına.

     

    ‘Ey garip köyün garip halkı! Ben alemin en hzlı ulağı Marhebus! Padişahımızın elçisi,Iranın kulu! Size havadisim var eyi dinleyu. Her kim yüce padişahmızın sakalının daha gür olmasın sağlayan iksiri getirirse,ona güzeller güzeli Azize Sultan eş olacaktır. Yanlış iksir getiren kellesinden olacaktır. Duyduk duymadık demeyin.Peynir ekmek yimeyin!’’

    O an garip bir şey olmuş kalabalığın arasından ak sakallı,ak saçlı,ak entarili bir dede çıkıvermiş.Ortaya gelip Marhebusun gözlerinin içine bakmış sessizce. Elindeki uzun siyah asayı yere vurmuş üç kere. ‘Tak Tak Tak!’ Tüm köylü yere kapanıvermiş.Alınlarını toprağa dokundurmuşlar. Sessizce beklemişler o halde. Ak Dede ünlemiş:

     

    ‘Hoşgelmişsin ey ulakzadebaşı. hoş gelmişsin amma yanlış demde gelmişsin. Buğün yüceler yücesi  Ira’ya kurban günüdür. Kurban olacak olan da sen ve yılkındır. Şimdi gevezeliği bırak da eğ boynunu aşşa. Biz geceleri yüce Ira’ya şükrederek geçirir,gün doğumundan sonra köyümüze gelen ilk misafiri de Ona sunarız. O ki kurban ister hergün bizden.’’

     

    O an Marhebus’un atı kişnemiş şaha kalkarak.:

     

    ‘Siz kim olasınız ki Ira’ya kurban veresiniz. Ona kurban verecek kadar ne günah işlediniz ki. Çocuğunuza,eşinize dostunuza hiç gereği yokken öfke mi kustunuz? Bağınız ,bahçeniz varken daha fazlasını mı arzuladınız? En değer verdiğiniz dostunuzun yeni aldığı peçeyi mi kıskandınız?  Karnınız tok iken bile sırf zevk için meyveleri mi kemirdiniz boşu boşuna? Kadınınız dururken üsturupla evin de,siz zinaya mı yöneldiniz?  Yeni aldığınız peştamal yüzünden kibir mi yaptınız arkadaşınıza? Çapa yapacağınıza tarlada,gün batımına kadar pineklediniz mi damda? Ne idir günahınız ki yaradana böyle bir kurban verme ihtiyacı duyarsınız? O ki,iyiliğin,güzelliğin yaratıcısıdır. O ki bize kanı değil,teni sevin demiştir. Bize us vermiştir,içine de fikir yerleştirmiştir. Ey sessiz köyün aptal halkı! Padişahın elçisine ve atına hürmet edeceğinize,günahlarınzdan arınmak için onları kurban edersiniz. Eğer bu büyük günahları işlediyseniz,biz kurbanı oluruz Ira’nın. Siz itiraf edin bize içinizdeki günahları,bir boynumuzu eğelim aşşa!’’

     

    Köy bu geveze Yılkının sözlerini pür dikkat dinlemiş. İçlerinden dişlerinin hepsi çürük olan minik köylü sözü almış apansız:

     

    ‘Ey misafir kılıklı yılkı. Biz ne öfke biliriz ne açgözlülük. Ne kskanrız ne de oburluk ederiz. Zina aklımza bile düşmez.Kibir yanımıza yaklaşamaz. Tembelliğin manasını bile bilmeyiz. Yoktur günahımız Ira’ya karşı. Gece kötülükten kaçmak için evlerimize sokarız başımızı da, savaş çıksa çıkmayız dışarıya.Siz ne ile suçlarsınız ki bizi edepsizce? Biz yazılanı uygularız.Yazılan şöyle der,her kim köye misafir olursa gün doğumundan hemen sonra,Iraya kurban edile!Biz yazılandan şaşmayız.Ona taparız,Onu biliriz…..’’

     

    Marhebus suskunluğunu bozar o anda:

     

    ‘Bir gün, bir gün bir çocuk eve de gelmiş kimse yok. Açmış bakmış dolabı ;şeker de sanmış ilacı.Yemiş yemiş bitirmiş,akşama bir sancı tutmuş.Kıvrım kıvrım kıvranmış, yaptığından utanmış. İlac emdir yaralarınıza,eğer var ise yaranız.Yok ise yaranız ruhunuzda ilac bed olur yüreğinize.’’

    köy ve kızı

     

    İtiraz edesi gelmiş küçük boylu köylülerin bu kelama. Fakat o an bir tüy uçuvermiş üzerlerinden de bu ulağın omzuna konuvermiş. Mavi bir tüy imiş bu. Itram kuşunun tüyü olmalı diye düşünmüş hepiciği. Göğe kalkmış başlar aniden. Hepsi Itramı görmek istemiş. Fakat o kuş göstermemiş kendine bakanlara. Sadece bakmak olmazmış. Görmek içün inanmak lazımmış. Göremeyene, görmesini bilmeyene gözükmeşmiş bu kudretli gök yolcusu. Ömrünün yarısını bir ülkeden diğerine uçarak geçirirmiş dediydik ya,bazı zamanlar mola verirmiş de bir köyün meydanındaki ulu bir çınarın dallarına konuverirmiş. İşte o gün de tıpkı bu anlattığımız gibi oluvermiş. Oluvermiş de daha neler  neler öğrenmiş minik ayaklı köy halkı. Dinleyin de siz de öğrenin:

     ‘Uy anaaam! Ulu çınarın dallarına konuk gelivermiş.Ey yüce Ira bu neyin işaretidir, deyiver bize gayri.deyiver de günahımızı bilek, tevbemizi edek. Olmadı cezamızı çekek.’ Gecesi gündüzüne karışmış Arak Hatun böyle çığırmış orta yere. Ona kahkahalarla gülmüş minik köylüler. Deli ya bu Arak hatun,kim inanır ona.Itram kuşunun ne işi var yerde. Hemi de bizim köyde,bizim ulu çınarın dallarında. Kah kah gülmüşler bu deliye. Ama bilmezler- miş  ki ‘görenle görmeyen bir olur mu hiç?’ . Anlamazlarmış,kapalıymış gönül gözleri.Bu çığrışa hiçbiri itibar etmeyip kahkahalara devam ederken,yukarıdaki mavi kanatlı devasa ku şu  gören bir o değilmiş. Marhebus ve yaşlı yılkısı da görebilmekteymiş kuşu.Gönül gözü ama olmayana cennet olur bu alem diye geçirmiş içinden Marhebus.Biraz dellendi mi gönüller,açılırmış kör olan gözler.Bugün Arak Hatun deli,yarın bizim Harun,öteki zaman sizin Karun.

     

    ITRAM KUŞUNU TAKDİMİMDİR

    Efendim, demin zamandan gayri sizlere Itram Kuşu diye yere göğe sığdıramadığımız mahlukat yüceler yücesi, ulu Ira’nın eski bir habercisidir aslında. İnsan alemine Ira’dan haberler getirir. Eh bunu ulu orta yapacak değil ya. Zira herkes de O’nu görebilme yetisine sahip olamamış madem. Eh, seçilmiş birkaç insanoğluna gözükürmüş Itram Kuşu.Hani bir önceki bölümde bahsi geçen,şu gönül kapısı ardına kadar açık olana. İyi de nasıl gözükür derseniz, onu da dedesinin ,  Marhebus’a  anlattıklarından dinleyelim.

    Koca bir ateş yanar köy meydanında, oturur kırkdört çocuk Picen Dede’nin etrafında:

    ‘Evet çocuklar… Ben diyeyim yüzyıl önce, siz deyiverin binyıl önce.Pazara çıkan bir adem,eşeği üstünde. Yol alırken acelece dalıvermiş hulyalara aheste. Kendini cennet bahçelerinde bile hizmet ederken görürmüş havvalara, ademlere. Bu alemde nasıl hizmetkarlık ediyorsa insanlara, öteyi de öyle hayal ediveriyormuş. Ira’nın sevgili bir kuluymuş pazar yolcusu. Eşeğinin heybesinde bulunan üç-beş öteberiyi satmak için yola koyulmadan önce köyünden, anacığının elini öpüvermiş.

    -Ana, yolum açık olacak .Neye bilir misin?Sen dua edivericen arkamdan da ondan.Anaların dualarını Ira işitirmiş.Ruyamdaki kuş söyleyiverdi.

    -Ne kuşu a deli oğlan,ne kuşu?

    -Biliverimedim anacım. Mavi tüylü dev bir kuş… diye ünlemiş evden uzaklaşırken, eşeğinin sırtında, heybesinde öteberiylen. Pazara gidermiş. Yolcu bunları birgün önce yaşamış hikayeden. Cennet hulyasına dalmadan bir gün evvel. Bu hulya ırmağında yüzerken çıplak halde, karşı kıyıda bir huri görüvermiş. Upuzun saçları varmış altın sarısı. Taa,yerlere kadar uzanıyormuş altın püsküller. Yüzü ay parçasıymış. Gözlerini tarife mümkünat yok imiş. Çıkıvermiş kıyıya o halde. Ardından eşeği seyirtivermiş de,kovalamış değneğiyle onu. Yanaşıvermiş altın püsküllü, ay parçası yüzlü, tarifsiz gözlü huriye o halde. Bakışlar birbirine dokunmuş. Eller birbirine kavuşmuş. Irmak akmayı bırakmış, kuşlar ötmeyi. Rüzgar kesilmiş, güneş uykuya dalıvermiş. Tüm alem sessizliğe bürünüvermiş. İkisi

     

     

    de o halde. Hulya bu ya, bir anda saray oluvermiş ağaçlar üzerlerine, döşek olmuş çimenler altında. Örtü olmuş yapraklar, musikiye başlamış rüzgarlar. Onlar ‘’o halde’’ gözlerini yummuş öte canlılar. Gönül kapısı, aşk kapısına dönüşüvermiş. Sessizlik   bas bas bağırmış kimse duymamış. Karanlık gözleri kamaştırmış da, görememiş kimse ne oluverdi diye. Zaman dönmüş olduğu yerde on sekiz devran.:huzuru görmüş bizim adem,hayran hayran.Derken hulyalar alemi birden uçuşuvermiş avuçdaki toz misali.Üf demiş ney’edir bilinmez biri.Hulya bitmiş,Pazar gözüküvermiş yakın yerde.Adem oğlan serivermiş yere,öteyi beriyi.Satıvermiş ikindiden beri tüm öteyi. Kendi de şaşıvermiş a bu duruma, anacığı düşmüş hatrına, okumuş şöylecene bir dua:

     

    -Ula, güzel ana.Ettin hayırlı bir dua.

    Sana minnettarım ey yüce Ira. Şükürler ola!

     

    Ondan gayri, yola koyulmuş bizimki, eşeği sırtında,heybesi boşta. Köye döneyazmış alnına, Ira! Emme yol bu daim, başka bir yol. Hayırlara vesile, insanlara belki de kaside.

    Efendim, fazla uzatmaya gerek yok.Kısa keselim hikayemizi. Ademciğimiz toprak patikada yol alırken öyle bir susamış öyle bir susamış ki dudakları ben diyem sekiz,siz deyiverin gayri on sekiz parçaya bölünmüş.Oflaya,puflaya dehlerken eşeğini,O da ne?!:Koca bir çınarın altında bir çeşme görmüş gürül gürül akan. Şaşırmış, gözleri koca koca olmuş. Yaklaşmış eşeğin sırtında, heybesi boşta emme yüreği hoşta. Çınar bildiğin çınar.Fakat,heyhat!:Gövdesinden su akar gürül gürül. Dayamış on sekiz parça dudağını ab-ı hayatın kaynağına. Kana kana yudumlamış.Sonracığıma kaldırıvermiş başını yukarı:

    -Ey ulular ulusu Ira! Şükürler olsun sana!

    Masmavi bir bulut yaklaşıvermiş yamacına o an. Kanatları olan,   kocaman bir bulut. Çınara konuvermiş bu mavi bulut.Gözleri de varmış bulutun,ateş saçıyor sanırsın.Amma bildiğin kızıl ateş değil bu.Sanki nur gibi.Parlak ama beyaz,sıcak ama yakmayan. Alev sarmış yeryüzünü,emme bu alev başka alev. Ateş kavurmaya başlamış etrafı.Amma bu kavuruş başka kavuruş.Yanmakta ademin gönlü cayır cayır,ama bu yanış başka bir yanış. Bir ses doğuvermiş ruhuna ateşlen bir:

    -Kulak ver ey inanmış hizmetkar!Bu söz Ira’nın sözüdür. İyi dinleyesin,iyi belleyesin. ‘Yüce’ bana seslen dedi.Ona de ki: Ademleri Havvalardan,Havvaları,ademlerden korusun. Sonra da ademleri ademlerden,Havvaları da Havvalardan korusun. Olmadı tüm yaradılmışları, tüm yaradılmışlardan koru. Yaradılmamışlar zaten benimdir.Onlara karışma. Hülyalar boşadır,benimle yarışma. Yaradan benim,beni yeniden yaratma. Yolun,yolumdur, yoldan çıkma. Bu yolda kılıcın keskin olsun ama kalkanı olmayana el kaldırma. Hırsa kapılma,öfke duyma. Bin söz dinle,bir söz et. Bin nefes al,etrafa bir kelam sal. Sırrını ortaya deme,o hal sır sırlıktan çıkar.Hatta hır bile çıkar. Ey duakar ananın güzel oğlu! Mavi tüylü Itramı iyi belle,o sana açlıkta toprak,sıhhatsizlikte hava,savaşta ateş,barışta su olucaktır. Toprağındaki ekine su,ocağındaki yemeğe ateş olur. Yüreğine ne doldurursan,damarlarında onu taşırsın.Itram Kuşu senin rehberindir.’

    İşte çocuklar,mavi tüylü Itram kuşunun havadisleri bu kadarmış bizim oğlana. Şimdi bize düşer kerevete çıkmak,onlara düşer hülyadar olmak. Kalın sağlıcakla.

     

    Picen dede çömeldiği yerden eşeğinin sırtına binmiş usulca.Heybesinde birkaç öte beri,koyulmuş yola….

                                                     ***

    Bitmediii,......Ardından sahneye bir nüktedan çıka geldi.Kafasında komik serpuşu,ayaklarında yemiş ağacı yaprağı renkli bir lastik. Adamcağız anlatmasa bile bir nükte,insan güler bunun tipine. Derken nüktedanbaşı başlamış anlatmaya meydanın ortasında: ''Yıllardan eski bir çağ,mevsimlerden derme çatma bir bağ,günlerden ise pamuk ipliğinden bir ağ. Ne demek ister bu komik serpuşlu dağ. Dedik de geldik konduk sizin sofranıza,anlatacağımız komik bir hikayedir ama içinde bir sürü ..... bir sürüü....sürüüü.... heyhaaat,bir sürü büc vardır. Büc dedimde aklıma başka bi hikaye düştü.ama o düşen hikayeyi anlatmıyacağım size. Bu günkü hikaye büclerin yani tiftik keçilerinin hikayesidir sabreyleyesiniz ağalar,bacılar.!! Bizim büc sürüsünün en sevdiği besin bal imiş.Büc  bal sever mi demeyin a dostlar,sevmemi hiç.Bayılırlar,hamamda bayılan hatunlar gibi bayılırlar hemi de.İşte bala bayılan bu büclerden ikisi bir gece rüyaya yatmışlar. Yatış o yatış.Biri ruyasın da öyle çok bal yemiş ki,öteki büclere bal kalmamış hiç. Bütün sürü toplanıp bu uyanık bücü şikayet etmişler yüceler yücesi Ira'ya. Ira düşünmüş taşınmış ve bu uyanığa bir ceza vermeyi kararlaştırmış. Tutun tez getirin şunu buraya diye emreylemiş melakelerine. Tez elden Ira'nın karşısına getirilen karnı şiş,sakalına bal bulaşık bücü atıvermişler yere. Kükremiş Ira bu uyanığa    ''Ey karnı şiş,sakalına bal bulaşmış büclerin yüzkarası.Ettiğin bu kocaboğazlık sana ceza gerektirmekte.Cezan şimdi kesile,sana birer kanat takıla.Ve her  çiçeğe kona,öz toplana... bal yapıla!!!!Bütün ülke doyurula!!!''  Melakeler hemen bizim büce birer kanat takmışlar. Emme kaz kanadı diilmiş bunlar,bildiğimiz bal arısı kanadı imiş. ''

    Nüktedanbaşı bunları anlatadursun,biz kırkdört çocuğu  şöyle bir izleyelim.Meydanın etrafını saranların arasında gözleri çakmak çakmak,elleri yumak yumak bir kız bebekıpır da kıpır yerinde.Nükteciye gülmekten karnına ağrı girmekte,gözlerinden yaş gelmekte. Kirpikleri güneşin ışığı,saçları ülkemin ırmağı bir kız imiş bu. Dalmış nüktecinin anlattıklarına da bilmeden düşüvermiş hikayenin içine.

    Saçları ırmaktan kız koşarken sonsuz çimenlerin üzerinden başını göğe kaldırmış da ne görsün?Ne görecek uçan bir keçi görmüş. Keçi uça uça alçalmış da saçlarına dolanmış ,vız da vız vızırda vız. Kızım sallar elini kolunu,keçim kaçmaz öteye beriye. İlla ki ırmaktan saçlar,illa ki ışıktan kirpikler çeler başını keçinin. Kızım salıvermiş aklını keçiye de ,onun kanatlı bir büc olduğunu o an farketmiş. Bücler bu ülkede bir keçiden daha  dirayetli daha inat olurlarmış.Bunu aklına bellemiş kızım.Bellemiş de nolmuş ki, şu olmuş:Aklı düşmüş,gönlü de düşmüş bu kanatlı keçiye.Onu öyle sevmiş ki,Ira acımış bu haline ona da bir kanat takıvermiş. Bir zaman on zaman yüz zaman birlikte uçmuşlar.ucu bucağı olmayan deryaları görmüşler,susuz kalmışlar dedelerin elini öpmüşler.Aç kalmışlar söğüşler yemişler.Gel zaman git zaman şimşekler çakmış,gökler gürüldemiş de,bizim arı kanatlı keçinin aklına gelmiş Iranın sözleri. Bulmuş hemen bir çiçek ve  üzerine konuvermiş bal özü için.Eh,bizim saçları ırmaktan kzımız durur mu hiç.O da hoooop,çiçeğin üzerine konuvermiş. Çiçek,!!Ah yaprakları ipekten dokunmuş,renklerini alkımlardan almış çiçek. Kim derdi ki birgün kanadı arıdan eki büc ezecek seni.Kim derdi ki bu derde düşecek gönlün,ezilecek bedenin.

    Arıdan kanat edinen bir büc,kirpikleri şemsten bir kız çocuğunun rüyası ve ipek yapraklı,alkımdan renkli bir çiçeğin hikayesydi bu. Anlamak bana düşmez.Biz anlatılanların anlatıcısıyız. Anlasak da anlatırız,anlamasak da...

    Demiş nükteci..

                                                                              ***

    GERÇEĞE DÖNÜŞ

    Ve gayri ıtram kuşu konduğu daldan kalkarak uçsuz bucaksız semaya kanat açmış.Kanat çırpışlarını gören Arak Hatun ve Marhebus izleye durmuşlar hayranlıkla mavi tüylü kuşu. Hatta bu hayranlık dehşete dönüşmüş de Arak Hatun korkuyla karışık gözyaşlarına boğulmuş. Marhebus ve yılkısı sesizce izlemişler mavi tüylü bu muhteşem kuşu. Her kanat çırpışında bir söz gizliymiş sanki. Her çırpış bir kelam salarmış sanki aleme. Sanki kuş bişeyler dermiş yaradılmışlara: '' Ey Ira'nın kulları,O size der ki kara lekeli dillerden korkun.Onlar size kin besleyenlerdir ancak. Sakının onların kem sözlerinden.Kaçının bakmaktan yüzlerine.Onları görünce başınızı öne eğin.Sakın ola ki bakmayın o kafir dillilere.Onlar dillerinde,küfrü taşırlar.haramı taşaırlar. Şer sözler yuva yapmıştır onların dillerine. Sakın ola yüz vermeyin,kulak asmayın. Başka yöne dönün. Ama bir de öteki kara lekeli dilliler vardır. Onlar  bir pişmanlığın karasını sürmüşlerdir dillerine. Af dilerler sizden. İşte bu yüce kulları, Ira bile bağışlar ki,siz kim olasınız sırt dönersiniz. Bu kullara kucak açın,gönül açın. Ki yüceler yücesi Ira'nın katında bağışlayan en yüce kuldur. Ki şüphe yok ki, Ira, en çok affeden kullarını sever.Ve onları korur kines'in şerrinden'' Sözler semadaki bulutlara çarpıp yankılanmış köyün üzerinde. Duyan duymuş da aklı başına gelmiş,duymayanın zaten kulağı iyiliğe sağırmış,bakmamış o yana bile. Ulak, yılkısına ses etmiş ''Ey atların efendisi,görevimiz bizi bekler.Daha nice köy vardır,kasaba vardır kelamı yetiştirecek. Padişahın emri,boynumuzun borcudur.Namusumuzdur.Yola kokuyalım ki,namusumuz ayaklar altına alınmasın'' Sözü duyan kızıl yeleli yılkı en hızlı koşusunu koşmuş o sabah. Ak Dede,Arak Hatun, cüce köylüler bakakalmışlar ardından bu ikilinin. Kurbanları elden gitmiş,ama ders alan almış,veren de vermiş o sabah.

    Marhebus atının sırtında koca ormana doğru dörtnala giderken gün tepeye kadar çıkmış çoktan.Arkalarında bıraktıkları kiraz ağaçlarının bembeyaz çiçeklerini parlatmış yükselen güneş. Çiçekler birbirlerini kıskanmışlar.Kimisi burun kıvırmış ötekine,kimisi laf atmış berikine. En bodur olan kiraz ağacının taç yapraklı çiçeği bile caka satmış diğerlerine. Bu durum bilge Zarik ağacının dikkatini çekmiş. Kasım kasım kasılan kiraz çiçeklerinin bu halini hiç ama hiç sevmemiş. Onlara bir oyun oynamaya karar kılmış.Ünlemiş uzak kara ormana doğru ki ulak ve taşıyıcısı da bu olaya şahit olsunlar. Bu tok ama dost sesin nerden geldiğini anlayamadan atını durdurduğunu görmüş Ulağın.Bu iki izleyiciye,ünlemeyi duyan üç kelebekle,bir serçe kuşu da katılmış. Ötede duran,karpay otu yiyen tırtılda kulak kabartmış yaşlı bilge zarik ağacına. Birbirlerini öldüresiye kıskanan kiraz çiçeklerinin az sonra alacakları ders için, bu minik ve de garip grup heyecanla beklemeye başlamış. Üç kelebek ,bir minik şerçe bir  tombul tırtıl,bir ulak ve bir kızıl yeleli at. Acaba bilge ağaç ne yapacak da bu böbür böbür böbürlenen çiçeklerin aklı başına gelecek?  

     

     

     

     

     

    March 10

    SEN BONCUĞUN ŞİİRİNİ YAZABİLİR MİSİN AZİZİM?

    Bir kız bebek doğar eline

    Henüz hazır değilken

    Bir ağlama sesi duyulur şehrinde

    Henüz ayna kırılmamışken

     

    Dolmuşta Müslüm babadan bir türkü

    Hızla geriye akar serviler hüzünlü

    ne çukurları ipler bu deli

    ne virajları

     

    Yolunu iyi bilen bir derviş gibi

    Kucaklar kız bebeği

    Bir hıçkırık sesi duyulur

    Dedim ya:ayna sonra kırılır.

     

    Kapının sağına bakar derviş

    aynanın çivisinde boncuk asılı

    pazartesi mavi

    sarı ebruli

    çekmecede kilitli bir veli.

     

    Bir gün daha ölür egede

    Henüz boncuklar saçılmamışken

    Bir hıçkırık yankılanır şehre

    Bir dede henüz susuz kalmamışken.

    Bir boncuk bile yazılmamışken...

    (Behram Su)

    March 05

    Aşk-ı ney

    Aşk tıpkı hayat gibidir.
    Hayat nasıl ölümle nihayet buluyorsa,aşk da ayrılıkla sona erer.
    Ölüm nasıl aslolan tek sevgiliye kavuşmaksa ayrılık da aşka kavuşmaktır.
    Gerçek aşkı,ayrılık ateşi yüreğimize bir kor gibi  düştüğünde yaşarız.
    Heyhat,ayrılıktan önce yaşadıklarımızı aşk sanır da gönlümüzü avuturuz.
    Aşk kavuşamamaktır
    Aşk hasret çekmektir.
    Aşk kayboluştur,
    Aşk hiç oluştur,
    Aşk dermansız bir derttir.
    Allah sizi aşk derdiyle yakıp kavursun.
    (Behram Su)
    March 02

    Masal kusan şiir

    Orman karaydı
    içi börtü böcek
    dışı korku treni.
    rengarenk yağmurlar yağdı
    her damla bir renk
    her damla bir acı
     
    Orman ıslaktı
    içi acı biber turşusu
    dışı seni yakar.
    sipsivri kurşunlar yağdı
    hepiciği bir renk
    her sivri bir ızdırap
     
    Orman kıpkızıldı
    içi çürümüş et kokuyor
    dışı kasırga.
    kan yağdı bulutlardan
    her damlası kırmızı
    her damlası ölüm.
     
    Orman uykuya daldı
    içi tebessümane bir ruya
    dışı rengarenk boncuklar.
    çocuklar yağdı göksemadan
    her bir çocuk ümit
    her bir çocuk aşk.
     
    February 14

    YASAK SEVİŞMEK

    öteki kapımdan gel bunu açamazsın
    eski gözlerinle gel öldürmek vakti gel
    hem tetik bulun ardında biri olmasın
    hanidir ben bu evde saklanıyorum
    adımı değiştirdim başka bir adla yaşıyorum
    gece gündüz siyah gözlük kullanıyorum
    öteki kapımdan gel bunu açamazsın
    sabaha karşı gel bütün gözlerinle gel

    pancurların gerisinde kararıyorum
    içime belalar doğuyor sonbahar doğuyor
    telefonda sesini tanıyamıyorum
    yüzün parmaklarımdan akıp kayboluyor
    böyle hep bir şey kopuyor bir şey kırılıyor
    sabaha karşı gel eski gözlerinle gel
    öteki kapımdan gel bunu açamazsın
    hem tetik bulun ardında biri olmasın

    artık hiç kimse beni yaşamıyor
    aşklarımı büyük kemanlarla çizdiler
    korkularım oldum bittim kimsesizdiler
    yalnız bir mısra mıyım ıslanıyorum
    bir revolver romanımı tamamlıyor
    oyun bitti ışıklarımı söndürdüler
    yokmuşsun gibi gel öldürmek vakti gel
    öteki kapımdan gel bunu açamazsın
    üzerime kilitleyip mühürlediler
    hem tetik bulun ardında biri olmasın

     ATTİLA İLHAN

    ...ve şöyle devam etmiş bir başka şiirinde:

    Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
    İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
    Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
    Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
    Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
    Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
    Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu.....

    February 13

    Bırak Işıklar Açık Kalsın

    Kucağımda bir bebek gülüşüsün sen
    beşiğe koymaya kıyamadığım.
     
    Avuçlarımdaki hayat çizgilerimsin
    bin türlü silemediğim
     
    Ruyalarımdaki dilber sultansın
    dokunmaya çekindiğim.
     
    Kabrime sızan bir ışıksın sen
    dirilmeye korktuğum.
     
    Uyandırma beni bu güzel ölümden
    bırak ışıklar açık kalsın.
    February 05

    BUĞU

    Uykumun şiiri bu
    kahpe geceyi ıslatmaya çıktım
    ne sandın ya
    büyüyü asla bozmayacağım
    lakin sonsuza dek
    sabretmeye yeminli
    bir yüreğim var.

    parmaklarımdan yaşlar dökülüyor
    ama dedim ya
    asla bozulmayacak büyü
    ağırlığı
    ağırlığını taşıyacak kirpiklerim

    ansızın
    gece,uykumla ıslanacak
    bunu
    ne gören olacak
    ne duyan.
    belki bir okuyan
    (Adaköy/Şubat2009)

    January 07

    Çocuk katillerine ............

    Bu ne acele ecele?

     

    Sen değil misin ki doğarak

    Ölümü başlatan.

    Zaten geliyor en baştan

    Bu ne acele ecele?

     

    Sen değil misin şiir yazan

    Şarkı okuyan

    Resim yapan

    Bu ne acele ecele?

     

    Buğdayı eken sen

    Ekmeği öpen sen

    Gülü koklayanda sen

    Bu ne acele ecele?

     

    Girme zahmete boşuna

    Kendiliğinden gelecek ölüm

    Hepimizin başına

    Bu ne acele ecele?

     

    Çocuğu vuran

    Çocuğa vuran elin

    Daha dün annenin elindeydi

    Bu ne acele ecele?

     

    Ey zavallı insan

    Kıyamet kopacak bir nisan

    Herkes olacak tek lisan

    Bu ne  acele ecele?

     

    Aşık behram susmaz savaşa

    Koşar evlatlarıyla barışa

    Sen atacaksın ki silahı yere

    Bu ne acele ecele? (2009/adaköy)

    December 20

    SUskunluğun sedası...

    RİND'İN MELAMETİ 

    El alem lambalarını dinlendiredursun

    Ben sema ederim kör karanlığa dek.

    Yıldızlar ninni söyler makamsız

    Renkler uykuya dalar apansız

    Deprem yerine döner bayram yerlerim.

     

    Bir fil gibi ezerim toprağı sonra

    Kanatlardaki feryadım yeri göğü inletir

    Tiiir tiir titrer yıldızlar

    Renkler irkilir uykularından

    Deprem yerine döner bayram yerlerim.

     

    Dudağıma bir olta iğnesi takılır sonra

    Kanatlar semayı dinlendirir

    Ben kaçarım o kör  karanlığa

    Korkularım uyanır güne apansız

    Deprem yerine döner bayram yerlerim

     

    Devasa bir el uzanır gökten sonra

    Saçlarıma renkli simler savurur

    Gözlerim şaşakalır kocaman

    Ellerim ter içinde

    Bayram yerine döner deprem yerlerim.  (ARALIK/ADAKÖY)

    December 01

    SU akar yatağını bulur.

    "Dinleyen her zerreye bir hitabım var benim
    Kâinat isminde hiçten bir kitabim var benim.
    Ya hitabımdan okusun ya kitabımdan beni, 
    Yazdığım efsânede on altı bâbim var benim!
    Hey'etimde müttefik magrible maşrik, veche yok,
    Gayr-i mer'i zerrede bin aftâbim var benim`" Neyzen Tevfik Hocama sevgilerle.
     
    Çokşey söyledim.
    İsteyen alır,isteyen atar.
    Artık susma zamanıdır.
    Ha,bir de şu var diyeceğim:
    ''benim hiç rengarenk yalanlarım olmadı insanları aldatacak.''
    Behram Su
     
     
    Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm
    Pes sühan kûtâh bâyed vesselâm (18th beyit)
    November 29

    TEŞEKKÜRLER DENİZYOKSULU

       OTUZÜÇ KURŞUN

       1. 

       Bu dağ Mengene dağıdır
       Tanyeri atanda Van'da 
       Bu dağ Nemrut yavrusudur 
       Tanyeri atanda Nemruda karşı 
       Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur     
       Bir yanın seccade Acem mülküdür 
       Doruklarda buzulların salkımı
       Firari guvercinler su başlarında 
       Ve karaca sürüsü, 
       Keklik takımı...
       
       Yiğitlik inkar gelinmez 
       Tek'e - tek doğüşte yenilmediler 
       Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
       Gel haberi nerden verek 
       Turna sürüsü değil bu 
       Gökte yıldız burcu değil 
       Otuzüç kurşunlu yürek 
       Otuzuç kan pınarı 
       Akmaz, 
       Göl olmuş bu dağda... 

      
    2. 

       Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı 
       Sırtı alacakır 
       Karnı sütbeyaz
       Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı 
       Yüreği ağzında öyle zavallı 
       Tövbeye getirir insanı 
       Tenhaydı, tenhaydı vakitler 
       Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı
       
       Baktı otuzüçten biri 
       Karnında açlığın ağır boşluğu 
       Saç, sakal bir karış 
       Yakasında bit, 
       Baktı kolları vurulu, 
       Cehennem yurekli bir yiğit, 
       Bir garip tavşana, 
       Bir gerilere. 

       Düştü nazlı filintası aklına, 
       Yastığı altında küsmüş, 
       Düştü, Harran ovasından getirdiği tay 
       Perçemi mavi boncuklu, 
       Alnında akıtma 
       Üç topuğu ak, 
       Eşkini hovarda, kıvrak, 
       Doru, seglavi kısrağı. 
       Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!

       Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı, 
       Böyle arkasında bir soğuk namlu 
       Bulunmayaydı, 
       Sığınabilirdi yuceltilere... 
       Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,      
       Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı, 
       Yanan cıgaranın külünü, 
       Güneşlerde çatal kıvılcımlanan 
       Engereğin dilini, 
       İlk atımda uçuran 
       Usta elleri... 

       Bu gözler, bir kere bile faka basmadı 
       Çığ bekleyen boğazların kıyametini 
       Karlı, yumuşacık hıyanetini 
       Uçurumların, 
       Önceden bilen gözleri... 
       Çaresiz
       Vurulacaktı, 
       Buyruk kesindi, 
       Gayrı gözlerini kör sürüngenler 
       Yüreğini leş kuşları yesindi...

      
    3. 

       Vurulmuşum 
       Dağların kuytuluk bir boğazında 
       Vakitlerden bir sabah namazında 
       Yatarım         
       Kanlı, upuzun... 

       Vurulmuşum 
       Düşüm, gecelerden kara 
       Bir hayra yoranım çıkmaz 
       Canım alırlar ecelsiz 
       Sığdıramam kitaplara 
       Şifre buyurmuş bir paşa 
       Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız 

       Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz 
       Rivayet sanılır belki 
       Gül memeler değil 
       Domdom kurşunu 
       Paramparça ağzımdaki... 


      
    4.

       Ölüm buyruğunu uyguladılar, 
       Mavi dağ dumanını 
       ve uyur-uyanık seher yelini 
       Kanlara buladılar. 
       Sonra oracıkta tüfek çattılar 
       Koynumuzu usul-usul yoklayıp 
       Aradılar. 
       Didik-didik ettiler 
       Kirmanşah dokuması al kuşağımı 
       Tespihimi, tabakamı alıp gittiler 
       Hepsi de armağandı Acemelinden... 

       Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız 
       Karşıyaka köyleri, obalarıyla 
       Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, 
       Komşuyuz yaka yakaya 
       Birbirine karışır tavuklarımız 
       Bilmezlikten değil, 
       Fıkaralıktan 
       Pasaporta ısınmamış içimiz 
       Budur katlimize sebep suçumuz, 
       Gayrı eşkiyaya çıkar adımız 
       Kaçakçıya 
       Soyguncuya 
       Hayına... 

       Kirvem hallarımı aynı böyle yaz 
       Rivayet sanılır belki 
       Gül memeler değil 
       Domdom kurşunu 
       Paramparça ağzımdaki... 

      
      
    5.
     
       Vurun ulan, 
       Vurun, 
       Ben kolay ölmem. 
       Ocakta küllenmiş közüm, 
       Karnımda sözüm var 
       Haldan bilene. 
       Babam gözlerini verdi Urfa önünde 
       Üç de kardaşını 
       Üç nazlı selvi, 
       Ömrüne doymamış üç dağ parçası. 
       Burçlardan, tepelerden, minarelerden 
       Kirve, hısım, dağların çocukları 
       Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

       Bıyıkları yeni terlemiş daha 
       Benim küçük dayım Nazif 
       Yakışıklı, 
       Hafif,    
       İyi süvari 
       Vurun kardaş demiş
       Namus günüdür 
       Ve şaha kaldırmış atını. 

       Kirvem hallarımı aynı böyle yaz 
       Rivayet sanılır belki 
       Gül memeler değil 
       Domdom kurşunu 
       Paramparça ağzımdaki...
                                                              AHMED ARİF
    October 22

    Rubailer 5

    Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
    Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
    ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
    ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile. N.Hikmet Ran

    DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA



    Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
    allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
    oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
    dünyayı çocuklara verelim
    kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
    hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
    dünyayı çocuklara verelim
    bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
    çocuklar dünyayı alacak elimizden
    ölümsüz ağaçlar dikecekler.
    NAZIM HİKMET RAN

    September 28

    Bilgi

    Tüm denizi bir testiye dolduramazsın.
    Ama nihayetinde o testiye doldurduğun deniz suyudur.
    September 14

    YAKAn

    Zamanı susturduktan sonra Rabbim
    İki elim yakanda olucak
    haberin ola
    Yüreğimi yakanda! (Behram eylül)

    ...eli

    Eğer yıllar sonra düşer yollara,
    Olur ya; ölmeden gelirsem sana,
    Atarsa diyorum ‘Bir deli rüzgâr’
    Sanma tevbe ettim ben ayrılığa.
    Yanımda bir deli,
    Bir velî ara...

    September 02

    Ararım....

    Yıllar yılı sinyal veririm hiç biri bakmaz sözüme,
    Tûfan gibi deryâlara düştüm, gece sâhil ararım..
    Bilmem gecenin zulmeti mi, mil mi çekilmiş gözüme ?
    Bin volttaki aydınlığı versin diye, kandil ararım..   Dr. Selçuk BEKAR