BEHRAM SU's profileBEHRAM SUPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    December 13

    Ege'de gemilerin mi battı?

     

    Ne zaman dibe vursam oraya kaçarım.Ege'nin huzur dolu dalgalarının vurduğu,küçük koydaki sahile.O gün de öyle yaptım.Yüreğimin sıkıştığını hissettiğim bir öğleden sonraydı.Sahildeki sığınağıma koşar adım gittim.Her seferinde Egenin o eşsiz maviliği, gözlerimden yüreğime doğru bir yolculuğa çıkar ve aradığım huzuru bana hediye ederdi.O eşsiz mavi hep benim karagün dostum olmuştu.Ancak o gün bir başkalık vardı Ege'de.Ne mavi sular, ne de kumsala vuran huzur dalgaları beni kendime getirdi.Sanki kıyıya vuran her dalga bir bomba gibi patlıyor beynimde ve yüreğimi daha da kanatıyordu.Ben bunları düşünürken oturduğum yerin hemen arkasından bir ses dalgaların minik gürültüsünü kesiverdi.

    -''Hayırdır birader,Karadeniz'de gemilerin mi battı?''

    Hiç tanımıyordum adamı.Ama cevapladım:

    -''Keşke öyle olsaydı.Gemilerim keşke Karadenizin derin sularına gömülseydi.Ki o zaman onların bir daha su yüzüne çıkmayacağını bilir ve kendime yeni bir yol çizerdim.Benim gemilerim Ege'de battı.Ege'nin sığ sularına gömüldü.Ama öylesine bir gömülüş ki bu,yarısı suyun dibinde,diğer yarısı hala su yüzünde gemilerimin.Ne batabiliyorlar,ne de çıkabiliyorlar.İşin bana ızdırab veren yönü bu işte.''

    -''Peki,o gemileri batırmak mı, yoksa çıkarmak mı su yüzüne? Hangisini yapmak istiyorsun,önce buna karar ver.İşte o zaman ızdırabın son bulacaktır.''dedi adam.

    Tanımadığın adamın bu söyledikleri aylardır yüreğimi kemiren bir fareydi zaten.Ne dibe,ne yüze yol alabiliyordum.Asıl çözülmesi gereken buydu.Ama nasıl?Ve neden illa ki bu soru? Ve işte yine bir sürü soru tomarı Ege'nin sularında beliriverdi.Ben ise çaresizlik içinde Ege'nin sığ sularında bir türlü  batamayan gemilerime kaptanlık yapmaktan vazgeçtim.(B.SU)

    December 11

    Rivalion:Tanrı'nın Büyük Sırrı



    ...... Rivalion ellialtı yıldır North Star akademisinde efsane dersleri vermekte idi.Henüz altmışaltı yaşında genç bir kızken bu bölümün başkanı olma başarısını göstermişti.Küçüklüğünden beri efsanelere duyduğu merak Onu bu konuda ülkenin en önemli kişisi yapmıştı.Efsaneler önemli idi.Her ne kadar gerçekliği tartışılsa da anlatılan bu hikayelerin içinde geçen ayrıntılar hayatın en önemli öğreti kaynağını oluşturuyordu.Bunu çok iyi bilen Rivalion yirmi altı yaşında henüz bir öğrenciyken,usta öğreticisi Emirgball tarafından verilen bir araştırma ödevi ile bu konu üzerinde çalışıp, bir makale yayınlamıştı.
    Yüksek akademiler birliğinin tüm kurul üyeleri bu makaleyi,yüzyılın en başarılı eseri ilan edip,Rivalion’a üstün başarı nişanı vermişlerdi...........


    .....Daha çocuk yaşta aldığı bu ödül Onun beş yıl sonra North Star Akademi üyesi olmasına neden olacaktı.Aslında makale kısa ve özdü Ama farklı olan ise, bu eserin eski bir dilde yazılmış olması ve bu dili bilmeyenlerin bile rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir yönteme sahip olmasıydı.Tam sekizyüz yıl kadar önce yıkılan bir uygarlık olan Asuluların dilinde yazılmıştı.Fakat öyle bir dil ve şifreleme sistemi geliştirmişti ki Rivalion , bu dili hiç bilmeyenler bile rahatlıkla makaleyi okuyup yazılanı anlayabilmişlerdi...........

    ...‘Tarekina elina enkrina. temide koftrene.aaternefe komindimano korferina ekrina wo....

    ..... '‘İkibinli yıllarda insanlar internet adını verdikleri çok ilkel bir iletişim aracı kullanıyorlardı.Kişiler arası konuşmalar,haberleşmeler,bilgilendirmeler ve ticaret bu yolla yapılmaktaydı.Hatta büyük internet savaşları başlayana kadar insanlar zihin beslenmelerini bile bu araçla yapıyorlardı.O dönemlerde sadece makineların iletişim aracı olarak kullanıldığı ortamlarda yeni tanışan insanlar yıllarca süren arkadaşlıklar kuruyorlardı.Ancak internet denen bu ortamda tanışan iki insanın gerçek dünyada bir araya gelmeleri yasadışı idi'' diye konuşmasını devam ettirdi Rivalion............

     

    2008 yılında raflarda yerini alacak olan  Rivalion:''Tanrı'nın Büyük Sırrı'' isimli romandan  bir kaç alıntı.

    December 10

    David ve Kızı

    David yatakta uyuyan küçük kızına böbreğinin birini vermiş olmanın huzurunu yaşamıştı bir yıl önce.Ancak şu an duyduğu ızdırap onu çok yıpratmıştı.Çünkü böbrek geçen bir yıl içinde iflas etmiş ve kızı tekrar diyalize mahkum etmişti. 6 yıllık diyaliz ızdırabından kurtulmanın huzurunu ancak bir sene yaşayabilmişti küçük kız.David doktora dönüp sordu :''Diğer böbreğimi de vermek istiyorum doktor''
    -''Bu imkansız,bu kez siz diyalize bağlanmak durumunda kalacaksınız.Hem etik olarak mümkün değil bu''
    -''6 yıl bekledik bir böbrek için doktor bey ve bulunamadığı için ben verdim böbreğimin birini. Şimdi kaç sene sonra bulunacak ki bir böbrek?''
    -''İmkansız bu David.Bir hastanın kurtulması için,başka birini hasta etmek etik olmaz.Belki bir kadavra bulunur,ümidinizi yitirmeyin.Bu konuda size öncelik tanınacaktır.''
    -''O halde size yardımcı olayım.Kızımı iyileştirin doktor.Benim böbreğimle yaşayacak .O benim kızım!'' diyip belindeki silahı çıkararak intihar eder.
    December 04

    Dinle

    Dinle! Önce dinle. Dinlemek öyle yüce bir meziyettir ki,bir alimi dinleyen olmasa onun anlattığı bilgiler ne işe yarayacak ki... O halde dinle ey insan,dinleki bilgi seni bilge eylesin. Sus ve sadece dinle. -behram su-

    Kayıp şehrin delikanlısı (muğlaya)

     

     

    Kırık bir vazo gibi

    hayaller.

    çamurdan heykeller gibi

    geçmiş zaman masalları.

     

    İlerde,bir vapur düdüğü.

    İyot kokusu ayaklarımı ıslatıyor,

    İstiridyeler topluyor gözlerim

    ellerinden.

     

    Efkarlı sokaklar geçiyor

    gözlerimin perdesinden,

    Kararlı işadamları gibi

    sıkıcı ama üsturublu.

     

    Balıkçıların anneleri

    Karşı kaldırımın trafik levhaları

    Otomatik kapılı mağazalar

    Gerekli gereksiz mısralar.

     

    Kaybolan anahtarlar

    Kaybolan cüzdanlar

    Kayıp eşya büroları

    Bekleme salonları

     

    Kayıp şehrin adamcıkları

    Bu gece gökyüzünden

    Sarkıyorlar dünyama

    Kamelyadaki leylaklar gibi.

     

    Gidiyor vapurum

    Jetonsuz yolculuklar başladı.

    Sustalı gibi açılıyor yüreğim

    Kitleniyor,kapanmıyor.

     

    Kayıp şehrin adamcıkları

    İyot kokulu ayakları ile

    bekleme salonlarında

    Benimle,şehrimle kayboluyorlar.

    Anlamak güç

     

     

    Bir yokuş başında

    İhtiyarca bir adam.

    Yukarıda eski bir ev:

    Açık penceresinden

    Lambanın ışığı kaçıyor sokağa.

     

    Yokuşun başı karanlık.

    İhtiyarca bir ışık

    İniyor aşağıya,

    Açık saçık bir küfür gibi.

    İhtiyarın keyfi kaçıyor sokağa.

     

    İhtiyar bir ev penceresi

    Açılıyor yokuşa.

    Lambada bir ihtiyar cin

    Kıkır kıkır gülüyor

    Neşe saçıyor sokağa.

     

    İhtiyar ışıklı eski bir pencereli

    Ev

    Var yokuşun Başında.

    Bir sandalcı ve bir entelin hikayesi


    Biri cahil sandalcı
    çekiyor kürekleri dalgalara karşı.
    karşınına oturmuş bir entelci
    üflüyor pipoyu rüzgara karşı.

    Soruyor entelci:
    ''Narsizmi bilirmisin?''
    ''yok'' diyor sandalcı
    çekiyor kürekleri dalgalara karşı.

    Soruyor entelci:
    ''realizmi bilir misin?''
    ''yok'' diyor sandalcı
    çekiyor kürekleri dalgalara karşı.

    Soruyor entelci:
    ''sürrealizmi bilir misin?''
    ''yok'' diyor sandalcı
    çekiyor kürekleri dalgalara karşı.

    ''tüh'' diyor entelci ''gitti hayatının dörtte biri''

    Geliyor bir dalga
    oluyor tekne alabora.

    Soruyor sandalcı:
    ''Yüzme bilir misin?''
    ''yok'' diyor entelci ''glup,glup''

    ''tüh'' diyor sandalcı''gitti hayatının dörtte dördü'' Behram Su

    Yüreğinin Müebbet Mahpusuyum

    Yüreğinin Müebbet Mahpusuyum Ben

     

    Kaç gündür hiçbirşey yazamıyordum.Bu kez kelimeler oyun oynuyordu bana. İhanet içindeydi hepsi tek tek.Halbuki yalnız kaldığım yaz akşamlarında öylesine kolay dökülürdü ki cümleler dudaklarımdan.Ve yazmak öylesine kolay olurdu ki.Ama bu kez farklıydı her şey. İhanet içindeydi sanki cümlelerim.Sadece yazamamak değildi yüreğimdeki boşluk.Hiçbirşey yapamaz hale gelmiştim. Ruhumun kalp atışları durmuştu.Bir kalp krizi gibi aniden durmuştu hayat.Tik takların sesi duyulmuyordu yalnızlık zindanımda.Firar etmeliydim tek kişilik zindanımdan.

     

    Hiç olmadık bir anda,bir savaş uçağının aniden gökyüzünde belirip,gürültüyle ikiye böldüğü gecenin karanlığı gibi sesler döküldü kağıda.Yazabiliyordum.Hem de beynimin ürettiği kelimelere, parmaklarım yetişemiyecesiye yazıyordum.Bu apansız değişimin bir sebebi olmalıydı. Bir şampiyon boksörün yumruğu kadar güçlü bir sebep.İşte o gücü bana hediye eden gözler şimdi tam karşımda bana bakıyordu.Eski bir fotoğraftaki gözler ancak bu kadar canlı olabilirdi.

     

    Onun gözlerinin içinden  yolculuğa başlayan trenin tek yolcusuydum ben.Son istasyona yol alıyordu tren ağır ağır.Yemyeşil ormanların içinden geçtik.Rayların hemen sol tarafında masmavi bedeni ile Akdeniz gülümsüyordu bana.Ben o trenin tek yolcusuydum dedim ya,önceki yolculuklarımdaki gibi değildi bu sefer.Bu sefer çok başkaydı.Bambaşka bir coğrafyaya yol alıyordum.Son istasyona giden yolculuğumda her şeyimi feda ettim.Fedalarım bu göçe kurban olsun dedim.Öyle de oldu zaten.Her kazancım kurban oldu teker teker.Ve son istasyona vardık.İstasyonun tabelasında YÜREĞİM yazıyordu.Onun yüreğinde bitmişti yolculuk.Ardımda,çocukluğumdan beri biriktirdiğim ve kumbaramda sakınarak sakladığım tüm dostlarımı,sevdiklerimi,evimi,anılarımı ve hayatımı bırakmıştım.Onun yüreğine yaptığım yolculukta trenin penceresinden bir şey daha atmıştım akdenizin mavi bedenine:Yıllarımı verdiğim,hayatımı hiç düşünmeden feda edebileceğim,benim için her şeyden daha değerli bir şeyi.Özgürlüğümü.Ve artık tek kişilik yalnızlık hücremdeki özgürlüğümden kurtulmuş,Senin yüreğinin mahpusu olmuştum.Yüreğinin müebbet mahpusuydum ben bundan sonra.

     

    Runyacığıma…………

    ŞÖYLE DERİZ Kİ....

     
    Bir arkadaşım şöyle der:'' Yahu neden benim istediğim herşey olmuyor dersen;mutsuzsun. Daha kötüsü de başıma gelebilirdi diyebiliyorsan;mutlusun''
     
    Ben de derim ki:'' Mutluluk,aynadaki görüntünde gizlidir''
     
    SİZİN DİYECEK BİR SÖZÜNÜZ YOK MU?
     
    December 03

    RUNYACIĞA

    .....Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?
    Nereden bileceksin?
    Sen benimle hiç olmadın ki......... (c.yücel)
    December 01

    Kaçak Aşk

              O gün,  sabah ezanının  sesiyle uyandı adam. Yataktan ilk defa inlemeden doğruldu. Sırtındaki o ızdırap veren ağrıyı hissetmemişti bu kez.Nedenini hiç sorgulamadan,arka bahçeye bakan odasının mavi çerçeveli küçük penceresini açtı ilk önce.Aniden içeriye tertemiz bir hava doldu.Odayı bir anda nedeni belirsiz bir umut doldurdu. İçine çekti umudun nefesini. Huzuru hissetti.İçi kıpır kıpırdı.Büyük bir enerji hissetti ruhunda.Sonra gözleri arka bahçenin tam ortasındaki küçük havuza ilişti.Havuzun içinde bir gölge belirdi. Alacakaranlıktan bunun ne olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Merakla gözlerini iri iri açtı. Gölge tekrar hareket etti. Yavru bir kedi olmalı diye düşündü.. Fakat gölge ayağa kalktı.Bu bir kediden daha irice bir şeydi. Seslenmek istedi önce,sonra vazgeçti.Gölgeyi sessizce izlemeye karar kıldı.Ötedeki dağdan gelen hafif ama soğuk rüzgar havuzu yalayıp yüzüne dokundu. Ürperdiğini hissetti adam. Ama yelden değildi ürperti,gölgenin yeni başladığı hareketiydi sebep. Havuzun içine girmişti.Suyun üzerinde olduğu yerde dönüyordu belirsiz nesne.Küçük bir çocuk kadar boyu vardı ve bir ağaca benzetti bu kez onu.Minicik,narin dalları olan günahsız bir ağaç.Beyaz ruhlu bir ağaç. Kendi etrafında ağır ağır dönüyordu.Ve Ilgaz dağın soğuk rüzgarları ona ezgi olmaya başladı. Rüzgarın her hareketi bir notaya dönüşüyor ve gölgeye tempo veriyordu.Gölge ağaç dönüyordu aşkla. Etrafı nergis kokuları sardı o anda. Gölge huşu içinde raksına devam ediyor,rüzgar susmuyordu.Adam pencereden atlayıp küçük havuza doğru yürümeye başladı. Adımlarını hızlandırıp bir an önce kavuşmaktı oraya. Fakat O hızlandıkça,havuz ve üzerinde rakseden gölge ondan uzaklaşıyordu.Ona büyük bir arzuyla sahip olmak istiyordu.Ona hizmete hazırdı adam. Koşmaya başladı.O koştu,hedef uzaklaştı.O koştu,aşk ondan kaçtı.Ve bir daha asla yetişemedi.

    November 21

    Abece

    Abcdef diye başlayan yazının işaretleri olmasa idi şimdi bunları okuyamıyor olacaktınız.Ben de yazamıyor olacaktım tabiki. Binbir çeşit yazı işaretcileri kullanıldıktan sonra,insanoğlu latin harflerini çok bi sevmiş ve daha çok bunları kullanır olmuş.Ve konuşma dillerine bu harf denen işaretleri uyduruverip yazıya dökmeyi de becermişler,becermişiz.Yazı birçok amaçla kullanılmaktadır.Edebiyatta,haber iletmede,uyarma amaçlı,bilgi amaçlı vesaire vesaire... Şimdi size bir öneri;hayatınızdan bir günlüğüne yazı denen olgunun işaretliyicilerini yani harfleri çıkartın. Bir gün onsuz neler yapabilirsiniz/yapamazsınız gözden geçirin.İşte size ev ödevi,bu gözden geçirmeyi akşam bir kağıda dökün.Yazısız hayatın anlamını bana anlatın ne olur?Ya da anlamsızlığını...
    Ve bana, okula gönderilmeyen çocukların anne babalarının haklılığını inandırmaya çalışın!
    November 15

    Ne olursan ol.......

    ''Come, Come again !
    Whatever you are...
    Whether you are infidel, idolater or fireworshipper.
    Whether you have broken your vows of repentance a hundred times
    This is not the gate of despair,
    This is the gate of hope. Come, come again...''
    (Mevlana Celaleddin Rumi)
    August 31

    Sen

    Sen,bir faça bıraktın yüreğimin yüzüne

     

    Nerde kaldı eski fotoğraflardaki gülüşün

    Dünün eylülleri bulanıklaşıyor ruhumdaki denizde

    Düşlüyorum ve düşüyorum

    Ve üşüyorum bugünlerde

    Sen,bir faça bıraktın yüreğimin yüzüne

     

    Ne şarkılar ne de hatıralar teselli oldular

    Ki umut dokumuştuk notalarına

    Ki kırmızı güller yetiştirmiştik ön bahçede

    Ki, kimsesiz aşklar kalmamıştı yeryüzümüzde

    Sen,bir faça bıraktın yüreğimin yüzüne

     

    Avuçlarıma almıştım Akdeniz’i

    Tüm mavi yüzgeçli balıklarıyla

    Ve hatta balıkçı tekneleriyle

    Avucumdaydı Akdeniz

    Sen,bir faça bıraktın yüreğimin yüzüne

     

    Düşüncelerimin çatısında tüten bir baca yoktu

    İnan, yoktu

    Rüzgar nereye savurursa ruhumun toz zerreciklerini

    Oraya kamp kurmuştu geleceğimin meali

    Sen,bir faça bıraktın yüreğimin yüzüne

     

    Ve bu akşamın karanlığında

    Yarına atarken kulaçlarımı

    Vedalarımın öpücüklerini bıraktım

    Son istasyonuma

    Ben,bir şiir bıraktım yüreğindeki romanın sayfa arasına. 

    August 24

    Yeşil Fileli Şiir

    Yeşil Fileli Şiir

    Çarşı pazar gezdim

    Elimde bir yeşil file

    Bir kaşık çorba içtim:

    İçim üşümüştü ya,

    Sarmalandım

    Denizden bir örtüyle.

    Ne çarşı pahalı bu sabah

    Ne çorbam sıcak,

    Üşüyorum a çocuk

    Deniz örtü olmuş

    Bedenime.

    Yürüyorum

    Gülüyorum dünlerimeElimde yeşil bir file .

    Deniz Boyacısı

    Deniz Boyacısı

    Bu sabah elimde boya kutusu

    Yolculuk küçük sahile:

    Yalınayak duygulardayım,

    Hey,yokluktan değil

    Umarsızlığımdandır ayakların yalınlığı.

     

    Bu sabah elimde boya kutusu

    Denizi boyamaya çıktım:

    Dalgalara bir pembe,bir turuncu

    Sonra da ebruli bir renk bıraktım

    Beğenmedim,sildim beyazımla.

     

    Bu sabah elimde boya kutusu

    Maviliğe saldım bir kırmızı:

    Hoş oldu cankardeş

    Baksana ne de sevecen.

    Beğenmedin, sildim siyahınla.

     

    Bu sabah elimde boya kutusu

    Denizi boyadım: olmadı

    Vazgeçişlerdeyim

    Renk tutmuyor içimdeki deniz

    Olsun,ertesi sabah yine boyacıyım. 

    July 14

    HAYALLERİM

    Hayallerim
    Dün akşam dokuz yaşındaki oğlum bana bir şey sordu:''Baba,senin en büyük hayalin ne?''
    Cevabım net ve kısa oldu:''Benim hayallerim kalmadı oğlum''.

    Sonra,balkona çıktım.Bir sigara yaktım ve gecenin bulutlarla gizlediği yıldızlarına üfledim dumanımı.Aklım oğlumun sorduğu soruya verdiğim cevaba takılmıştı.''Benim hayallerim kalmadı oğlum''.

    İlk büyük hayalim çocukkendi.İtfaiyeci olmak istiyordum.Sonra kamyon şöforu olmayı hayal ettim.Biraz daha uzayınca boyum öğretmen olmak en iyisi demiştim kendi kendime.Lise yıllarında en büyük hayalim bir savaş uçağı pilotu olmaktı.Lise biterken arkeolog olmak en büyük hedefim haline geldi.Sonra çokta istemediğim bir bölümü kazandım öğrenci seçme sınavlarında.Hayallerim değişti.Üniversitede hoca olarak kalmalıydım.İyi dereceyle biten okulumda Hoca olamadım tabiki de.Mesleğimde zirveye ulaşmak en büyük rüyam oldu.Bunu da başaramadım.Sonra meslek değiştirdim.On yılımı verdiğim mesleğimin tam da zirvesine ulaşmışken,hayallerim yön değiştirdi ve kendi işimi kurdum.Ve bir hayalkırıklığı daha.Çok şey harcadığım hayallerim bir türlü gerçekleşmedi.Nedenini hiç sorgulamadım,sorgulamış olmamda bu saatten sonra birşeyleri değiştirmeyecekti zaten.

    Şimdi mi? Şimdinin cevabını dün akşam oğluma verdim.''Benim hayallerim kalmadı oğlum''
    İlk defa dün gece yaşlanıyor olduğumu farkettim.Acaba hayallerimiz mi bizi yaşlandırıyordu,yoksa hızla akıp giden hayat mı hayallerimizi azaltıyordu.Bunu bilmiyorum ama,bildiğim şey şu artık:''Benim hayallerim kalmadı oğlum''

    DÜN GECE BİR RÜYA GÖRDÜM

    Dün Gece Bir Rüya Gördüm
    Şehir bembeyaz, dün gece yağan kardan.Sessiz ve kimsesiz bir çocuk gibi uyanmış sanki bu sabah.Tek bir ses yok havada.Kar,denizin üzerini bembeyaz bir yorganla örtmüş sımsıkı.Yanımdasın.Üzerinde bembeyaz uzun bir elbise var.Yüzünde o tatlı gülümsemen.Ellerinden tutuyorum sımsıkı.Yürüyoruz köprünün üzerinde.Sadece biz varız şehirde.Köprünün karşısında sanki ümitlerimiz.Adımlarımız hızlanıyor. Tam köprünün sonuna yaklaştığımızda,üç tane jet uçağı geçiyor üzerimizden.Bir şeyler atıyorlar aşağıya.Bunlar bembeyaz papatyalar.Tüm şehir ve altımızdaki deniz papatyalarla kaplanıyor aniden.İstanbul şimdi papatya kokuyor.Karşıya varıyoruz.Kar, yerini yemyeşil çimenlere,pembe çiçekli badem ağaçlarına bırakıyor hemencicik.Baharın doğumunu görüyoruz. Karşıdan küçük bir çocuk bize doğru koşuyor.........

    BİR GÜN KENDİNİ GÖRECEKSİN

                                              Birgün kendini Göreceksin

    Gökyüzü,küçük tepenin ardından doğan güneşin, altın sarısı portakal rengiyle uyanmaya çalışıyordu.Uçurumun hemen altında ufuk çizgisine kadar uzanan ova koyu yeşilden,yavaş yavaş kızılımsı bir renge dönüşüyordu.Ovanın tam ortasındaki büyük meşe ağacının yaprakları parıldamaya başlamıştı.Oturduğum kayanın arkalarından gelen su sesi,bir şelaleye ait olmalıydı.yüzüme vuran serin sabah rüzgarı kuzeyden esiyordu.Sırtıma öyle bir çarpıyordu ki,oturduğum kayanın kenarlarından sıkı sıkı tutunmak zorunda kalmıştım.Bütün bunları düşünürken,ovanın hemen batısındaki küçük tepenin arkasında bir toz bulutu belirdi aniden.bir atlı olmalıydı bu toz bulutunu çıkaran.Uzaktan seçmek zor oluyordu.Ama ıssız ovanın sessizliğini bozan şelalenin sesine , at nalı sesi de eklendi.Evet tepeciğin ardından uçurumumun kıyısına doğru bir atlı geliyordu dörtnala. Yaklaştıkça üzerine düşen güneşin kızıl rengi esrarlı bir görüntü oluşturmuştu.Simsiyah bir attı bu. Ama atı süren yeni doğan güneşle tam aramda kaldığı için gözlerim kamaşıyor ve onu görememi engelliyordu.Sonra atlı birden yön değiştirdi.İşte o an gördüm onu ilk kez.

    Siyah yeleli atının soluk sesleri artık duyulmaya başlamıştı.Önce yavaşladı,rahvan bir koşuştu şimdi bu.Ama ben artık atı değil,atlıyı izliyordum.Önce bacakları dikkatimi çekti.upuzundu.ve atın yürüyüşü ile aynı ahenkte hareket ediyordu.sonra gözlerim yukarıya kaydı hızla.Gemi sıkı sıkı kavramış ince ama güçlü ellerini farkettim.Ve yüzü.Yüzü, atının yeleleri gibi simsiyahtı. Ve uzun saçları;yüzünü hepten kapamıştı kuzeyden esen rüzgar nedeniyle.Kayalığıma on metre kadar kala durdu.Görüşünü kapatan uzun siyah saçlarını savurdu önce.Sonra ağır ağır kafasını benim oturduğum yöne doğru çevirdi.işte o an gördüm ilk kez gözlerini.
    Şelalenin sesi her nedense duyulmaz olmuştu.Ne güneşin gökyüzünü sarıdan kızıla boyayışını görebiliyor,ne de ovanın orta yerindeki yalnız meşe ağacını.Uçurum,kayalıklar,batı yönündeki tepecik,sırtıma vuran soğuk rüzgar hepsi yok olmuşlardı.Sadece gözler vardı tam karşımda.İşte o an ilk kez gördüm ölümü.kendi ölümümü.

    YALNIZLIĞIMIN HIRSIZI

    Yalnızlığımın Hırsızı

    Yalnızlığı paylaşılası sanan beyni küçük canlar gönül soframa misafir oluyorlar her gün.Zannediyorlar ki,paylaşacağım yalnızlığımı onlarla.Ey,küçük beyinli can kardeş:Yalnızlık paylaşılası bir olgu mudur ki?Yalnızlık bir kırmızı elma gibi ortadan ikiye ayırabileceğin meyve midir sanırsın?.O, sayı doğrusunun en ortasındaki rakamdır.Yalnızlık sıfırdır.Bölünmez üçe,beşe.Lakin ilginç olan nedir bilir misin?Sıfır değerinde olan yalnızlık,bir çift sayıdır.Yani tekil değildir.Diğer çift sayılar gibi bölemezsin işte.Gariptir.Paylaşamazsın.Ama bir çifttir o.

    Elma gibi bölemediğin yalnızlığını,yer sofrana oturan,apansız oturan,biri, yumruğuyla,bir soğanı ezer gibi güm diye çalıverir.Yalnızlık bölünmez ama ezilir.Yalnızlık paylaşılmaz ama biri aniden birgün çalar onu senden.

    Yalnızlığımı paylaşmayın ey cüce beyinliler,eğer hüzün veriyorsa yalnızlığım size,oturun yer soframa ve cesurca bir yumruk vurun yalnızlığıma.Çalın onu benden.Yalnızlığımın ortağı değil,hırsızı olun.