BEHRAM SU's profileBEHRAM SUPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
December 27 derviş'e...Yüreğini dağladılar da senin, yedi yara açtılar nazenin gövdene. derdin öyle büyüktü ki, sırrın o kadar yüce.. bir nefestir feryadın, bir dervişin yüreğinden kopup gelen “hu”dur. feryadını ancak dertli gönüller anlar... gönlüne dert değmiş, derdiyle yoğrulup, sırra ulaşmış kamış. yüreğimi sana bağlayıp, nefesime can verdim seninle. dudağım değdiğinde baş parene, gönlüm değdi gönlüne.. her nefes bu dünyadan kopmuş, öteleri hatırlatan bir soluk oldu... bazen takıldım rast perdesinde, aşağı indikçe ısındı nefesim. heyecanla çıktım hicaz'a.. saba olgunlaştırdı ruhumu, ayrılamadım uzun süre.. nasıl dayanılmazsa ayrılık yar'dan, öyle dayanılmaz oldu senden ayrılık. değdiremediğimde dudağımı baş parene, ruhum aç kaldı adeta. ötelerin özlemiyle tutuştu, yandı gönlüm... gözlerimi kapattığımda, senden yayılan ses, aslında gönlümün feryatları, yakarışları, ağlayışları oldu. anlatmak için illa konuşmak gerekmediğinin ispatı oldun sen. söyleyemediklerime rehber, kifayetsiz kelimelere yoldaş oldun.. ne zaman elime alsam seni, içimdeki semazen saygıyla ayağa kalkar, mahcup, samimi selam verir ve başlar semaya. bu öyle bir sema ki, dönerek yanmak, dönerek yok olmak buralardan. ve var olmak ötelerde.. ah öteler! ötelerden gelen nefessin sen. divanederviş'e teşekkürler
December 26 Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir şey Var
December 18 Come,come again......"Venez, venez de nouveau, qui que vous soyez venu! Venez vous éclaté même si votre pénitence des centaines de fois, "Ven, ven de nuevo, quienquiera que usted sea, venga!
"Komm, komm wieder, wer Sie sind, kommen! Alonia'ya teşekkürler. http://muratyavas.spaces.live.com/
December 17 I am Peace I want to peace in the world. The children never cry. They are our future They are our world. I am a child. I am world. You dont kill me I am PEACE. December 16 Sen ÖzelsinKendimi ne zaman işe yaramaz ve aciz hissetsem,aynı hisleri hissettiğim bir anda, eski bir dostun uzun zaman önce söyledikleri gelir aklıma... O sıra o kadar üzgün ve duygularımın içinde o denli kaybolmuştum ki,kendi sesimi bile tanıyamaz bir halde, çok kısık bir ses tonu ile "Sen özelsin.İnanmazsan parmaklarının ucuna bak." Birden sanki dirilmiştim. Evet, ben özeldim... Herkes aslında özeldir. Ama beni o günden sonra diğerlerinden ayılan tek ayırt edici özelliğim -kendimin özel olduğumun- farkında olmamdı... Hala karamsarlığa düştüğümde, bazen umutsuzluklarla boğuştuğumda o dostumu hatırlar ve parmağımın ucuna,yüzümde büyük bir gülümseme ile bakar ve kendi kendime: "Sen özelsin. Bunların hepsini atlatırsın," derim. "Önce ne istediğini iyi belirle," ve eklemişti, "Sonra o istediğine ulaşmak için ne gerekiyorsa yap!" Sonra da elini tam üç kez gözlerimin önünde çırpmış ve bana
"Ne oldu şimdi?" diye sormuştu. Farkındasınız değil mi?Hayatlarımız saniye, dakika, saat dilimlerine bölünmüş, akıp gidiyor.Ve biz akan bir saliseyi bile geri dönüp tekrar yaşayamıyoruz. Onları geri getiremiyoruz. Aynaya baktığımızda her gün yeni bir beyaz saç telini ve yüzümüzde acımasızca akıp giden dakikaların izini,birer kırışıklık olarak seyrediyoruz.Peki biz hayattan ne bekliyoruz?Beklentilerimiz için varımız yoğumuz ile için savaşıyor muyuz zaman denen acımasız düşmanla? Oysa parmaklarınızın ucuna bakin bir kez. Mesela özel eski bir dostu aradınız mı bugün?
Ve zaman denen sinsi düşmana bir nanik yaptım. Acımasızca akıp gidiyorsun, ama ben seni hissediyorum ve istediğim hiç birşeyi ertelemiyorum.Ve istediklerimi elde etmek için hayatla savaşıyorum der gibi mutlu idim. Siz hala ne duruyorsunuz?
Ellerinizi üç kez çırpın ve düşünün hayatınızdan üç saniye bos bir sayfa gibi koptu gitti işte.Oysa siz özelsiniz ve size layık bir hayatı hak ediyorsunuz. Size layık mutlulukları hak ettiğiniz gibi. December 15 İskelede beş çocuk -Anamur’a-
Beş çocuk oturmuş iskelenin ucuna Sallamışlar oltalarını hayallerine:
En küçük olanı içlerinde,tek ‘oralı’ olanı Oltasına tokalarını takmış yem olarak Bebekliğini tutacak bu akşam oltasıyla. Saçları kara,gözleri kahve
Ortanca olanı oltasını yeni yemliyor acılarıyla Biraz dostlarını ,biraz da Aşklarını tutacak bu akşam. Saçları altın sarısı,gözleri kahve
Diğeri oltasını çok uzağa atmış Dut ağaçlarını arıyor,nergisleri Yer fıstığı tarlalarını. Saçları kahve,gözleri kahve
En sağdaki Atmamış bir olta daha denizine Karşısında ‘ada’ olan denizine. Saçları kızıl,gözleri yeşil
En büyükleri itinayla dizmiş yemleri Azcık salyangoz,birazda sübye En büyük balığı O yakalayacak Saçları kara,gözleri ela. 2005 HAYAT
December 14 Bir kavanoz ve iki fincan kahveBir kavanoz ve iki fincan kahve
Profesör felsefe dersine, yanında getirip masa üzerine koyduğu birkaç kutu ile girmiş olur.Derse başlamadan sessizlik içinde önce getirdiği kutular dan büyüğünü açıp çıkardığı bir mayonez kavanozunu masa üstüne kor. İkinci kutuyu da açarak içinden çıkan tenis toplarını kavanozun içine atarak doldurur. Başını kaldırıp merakla bakan öğrencilerine, kavanozun dolup dolmadığını sorar,Öğrencilerin hepsi birden kavanozun dolduğunu söyleyerek onaylamış olurlar. Bu sefer profesör önündeki kutulardan diğer bir tanesini açarak çıkardığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker.Çakıl taşları kavanozdaki tenis topları yanlarından kayarak, aralarındaki boşlukları doldurur.Profesör yine başını kaldırır ve öğrencilerine kavanozun dolup dolmadığını tekraren sorar: Onlar da'Evet. Doldu' cevabını verirler. Profesör, tekrar masanın üzerindeki bir diğer kutuyu da eline alır ve içindeki kumu yavaş yavaş kavanoza döker.Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları oldurmuş olup boşluk olan yer kalmamış olur. Profesör tekrar öğrencilerine bakarak kavanozun dolup dolmadığını bir kere daha sorar, Öğrenciler, iyice merak salmışlığın içinde koro halinde 'Evet' sesini yükselterek söylerler. Bu sefer profesör masanın altına koyup daha önce göstermediği iki fincan içindeki hazır kahveyi eğilerek çıkarır ve kavanozun ağzından dökerek boşaltır. Kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurmuş olur… Öğrenciler gördükleri durum karşısında kendilerini gülmekten alıkoyamazlar!. Profesör öğrencilerin gülüşüne kızma aksine destekleyerek 'Eveeet' diyerek; Profesör geriye doğrularak öğrencilerine çepeçevre bir bakış içinde'Dikkat ediniz. Şayet kavanoza önce kum doldurursanız...'Diye, anlatmaya devam eder, 'Çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yer kalmayacağını sizlerde bilmeden edemezsiniz. Çünkü kavanoz tamamen dolmuştur. Onlar açıkta kalır'Profesör parmağını sallayarak dikkatlerini çekmeye çalışır. 'İşte ayni şey hayatımız için de geçerlidir.' Diye başlayıp kelimelerin üstüne basarak konuşmasına devam eder. Profesör sözünün sonuna varırken öğrencinin birisi hemen parmak kaldırır. İzin alınca sorar 'Onlar pek iyide, o iki fincan kahve nedir?' December 13 Ege'de gemilerin mi battı?Ne zaman dibe vursam oraya kaçarım.Ege'nin huzur dolu dalgalarının vurduğu,küçük koydaki sahile.O gün de öyle yaptım.Yüreğimin sıkıştığını hissettiğim bir öğleden sonraydı.Sahildeki sığınağıma koşar adım gittim.Her seferinde Egenin o eşsiz maviliği, gözlerimden yüreğime doğru bir yolculuğa çıkar ve aradığım huzuru bana hediye ederdi.O eşsiz mavi hep benim karagün dostum olmuştu.Ancak o gün bir başkalık vardı Ege'de.Ne mavi sular, ne de kumsala vuran huzur dalgaları beni kendime getirdi.Sanki kıyıya vuran her dalga bir bomba gibi patlıyor beynimde ve yüreğimi daha da kanatıyordu.Ben bunları düşünürken oturduğum yerin hemen arkasından bir ses dalgaların minik gürültüsünü kesiverdi. -''Hayırdır birader,Karadeniz'de gemilerin mi battı?'' Hiç tanımıyordum adamı.Ama cevapladım: -''Keşke öyle olsaydı.Gemilerim keşke Karadenizin derin sularına gömülseydi.Ki o zaman onların bir daha su yüzüne çıkmayacağını bilir ve kendime yeni bir yol çizerdim.Benim gemilerim Ege'de battı.Ege'nin sığ sularına gömüldü.Ama öylesine bir gömülüş ki bu,yarısı suyun dibinde,diğer yarısı hala su yüzünde gemilerimin.Ne batabiliyorlar,ne de çıkabiliyorlar.İşin bana ızdırab veren yönü bu işte.'' -''Peki,o gemileri batırmak mı, yoksa çıkarmak mı su yüzüne? Hangisini yapmak istiyorsun,önce buna karar ver.İşte o zaman ızdırabın son bulacaktır.''dedi adam. Tanımadığın adamın bu söyledikleri aylardır yüreğimi kemiren bir fareydi zaten.Ne dibe,ne yüze yol alabiliyordum.Asıl çözülmesi gereken buydu.Ama nasıl?Ve neden illa ki bu soru? Ve işte yine bir sürü soru tomarı Ege'nin sularında beliriverdi.Ben ise çaresizlik içinde Ege'nin sığ sularında bir türlü batamayan gemilerime kaptanlık yapmaktan vazgeçtim.(B.SU) December 11 Rivalion:Tanrı'nın Büyük Sırrı
2008 yılında raflarda yerini alacak olan Rivalion:''Tanrı'nın Büyük Sırrı'' isimli romandan bir kaç alıntı. December 10 David ve KızıDavid yatakta uyuyan küçük kızına böbreğinin birini vermiş olmanın huzurunu yaşamıştı bir yıl önce.Ancak şu an duyduğu ızdırap onu çok yıpratmıştı.Çünkü böbrek geçen bir yıl içinde iflas etmiş ve kızı tekrar diyalize mahkum etmişti. 6 yıllık diyaliz ızdırabından kurtulmanın huzurunu ancak bir sene yaşayabilmişti küçük kız.David doktora dönüp sordu :''Diğer böbreğimi de vermek istiyorum doktor''
-''Bu imkansız,bu kez siz diyalize bağlanmak durumunda kalacaksınız.Hem etik olarak mümkün değil bu''
-''6 yıl bekledik bir böbrek için doktor bey ve bulunamadığı için ben verdim böbreğimin birini. Şimdi kaç sene sonra bulunacak ki bir böbrek?''
-''İmkansız bu David.Bir hastanın kurtulması için,başka birini hasta etmek etik olmaz.Belki bir kadavra bulunur,ümidinizi yitirmeyin.Bu konuda size öncelik tanınacaktır.''
-''O halde size yardımcı olayım.Kızımı iyileştirin doktor.Benim böbreğimle yaşayacak .O benim kızım!'' diyip belindeki silahı çıkararak intihar eder. December 04 DinleDinle! Önce dinle. Dinlemek öyle yüce bir meziyettir ki,bir alimi dinleyen olmasa onun anlattığı bilgiler ne işe yarayacak ki... O halde dinle ey insan,dinleki bilgi seni bilge eylesin. Sus ve sadece dinle. -behram su- Kayıp şehrin delikanlısı (muğlaya)
Kırık bir vazo gibi hayaller. çamurdan heykeller gibi geçmiş zaman masalları.
İlerde,bir vapur düdüğü. İyot kokusu ayaklarımı ıslatıyor, İstiridyeler topluyor gözlerim ellerinden.
Efkarlı sokaklar geçiyor gözlerimin perdesinden, Kararlı işadamları gibi sıkıcı ama üsturublu.
Balıkçıların anneleri Karşı kaldırımın trafik levhaları Otomatik kapılı mağazalar Gerekli gereksiz mısralar.
Kaybolan anahtarlar Kaybolan cüzdanlar Kayıp eşya büroları Bekleme salonları
Kayıp şehrin adamcıkları Bu gece gökyüzünden Sarkıyorlar dünyama Kamelyadaki leylaklar gibi.
Gidiyor vapurum Jetonsuz yolculuklar başladı. Sustalı gibi açılıyor yüreğim Kitleniyor,kapanmıyor.
Kayıp şehrin adamcıkları İyot kokulu ayakları ile bekleme salonlarında Benimle,şehrimle kayboluyorlar. Anlamak güç
Bir yokuş başında İhtiyarca bir adam. Yukarıda eski bir ev: Açık penceresinden Lambanın ışığı kaçıyor sokağa.
Yokuşun başı karanlık. İhtiyarca bir ışık İniyor aşağıya, Açık saçık bir küfür gibi. İhtiyarın keyfi kaçıyor sokağa.
İhtiyar bir ev penceresi Açılıyor yokuşa. Lambada bir ihtiyar cin Kıkır kıkır gülüyor Neşe saçıyor sokağa.
İhtiyar ışıklı eski bir pencereli Ev Var yokuşun Başında. Bir sandalcı ve bir entelin hikayesi
Yüreğinin Müebbet MahpusuyumYüreğinin Müebbet Mahpusuyum Ben
Kaç gündür hiçbirşey yazamıyordum.Bu kez kelimeler oyun oynuyordu bana. İhanet içindeydi hepsi tek tek.Halbuki yalnız kaldığım yaz akşamlarında öylesine kolay dökülürdü ki cümleler dudaklarımdan.Ve yazmak öylesine kolay olurdu ki.Ama bu kez farklıydı her şey. İhanet içindeydi sanki cümlelerim.Sadece yazamamak değildi yüreğimdeki boşluk.Hiçbirşey yapamaz hale gelmiştim. Ruhumun kalp atışları durmuştu.Bir kalp krizi gibi aniden durmuştu hayat.Tik takların sesi duyulmuyordu yalnızlık zindanımda.Firar etmeliydim tek kişilik zindanımdan.
Hiç olmadık bir anda,bir savaş uçağının aniden gökyüzünde belirip,gürültüyle ikiye böldüğü gecenin karanlığı gibi sesler döküldü kağıda.Yazabiliyordum.Hem de beynimin ürettiği kelimelere, parmaklarım yetişemiyecesiye yazıyordum.Bu apansız değişimin bir sebebi olmalıydı. Bir şampiyon boksörün yumruğu kadar güçlü bir sebep.İşte o gücü bana hediye eden gözler şimdi tam karşımda bana bakıyordu.Eski bir fotoğraftaki gözler ancak bu kadar canlı olabilirdi.
Onun gözlerinin içinden yolculuğa başlayan trenin tek yolcusuydum ben.Son istasyona yol alıyordu tren ağır ağır.Yemyeşil ormanların içinden geçtik.Rayların hemen sol tarafında masmavi bedeni ile Akdeniz gülümsüyordu bana.Ben o trenin tek yolcusuydum dedim ya,önceki yolculuklarımdaki gibi değildi bu sefer.Bu sefer çok başkaydı.Bambaşka bir coğrafyaya yol alıyordum.Son istasyona giden yolculuğumda her şeyimi feda ettim.Fedalarım bu göçe kurban olsun dedim.Öyle de oldu zaten.Her kazancım kurban oldu teker teker.Ve son istasyona vardık.İstasyonun tabelasında YÜREĞİM yazıyordu.Onun yüreğinde bitmişti yolculuk.Ardımda,çocukluğumdan beri biriktirdiğim ve kumbaramda sakınarak sakladığım tüm dostlarımı,sevdiklerimi,evimi,anılarımı ve hayatımı bırakmıştım.Onun yüreğine yaptığım yolculukta trenin penceresinden bir şey daha atmıştım akdenizin mavi bedenine:Yıllarımı verdiğim,hayatımı hiç düşünmeden feda edebileceğim,benim için her şeyden daha değerli bir şeyi.Özgürlüğümü.Ve artık tek kişilik yalnızlık hücremdeki özgürlüğümden kurtulmuş,Senin yüreğinin mahpusu olmuştum.Yüreğinin müebbet mahpusuydum ben bundan sonra.
Runyacığıma………… ŞÖYLE DERİZ Kİ....Bir arkadaşım şöyle der:'' Yahu neden benim istediğim herşey olmuyor dersen;mutsuzsun. Daha kötüsü de başıma gelebilirdi diyebiliyorsan;mutlusun''
Ben de derim ki:'' Mutluluk,aynadaki görüntünde gizlidir''
SİZİN DİYECEK BİR SÖZÜNÜZ YOK MU?
December 03 RUNYACIĞA.....Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun? Nereden bileceksin? Sen benimle hiç olmadın ki......... (c.yücel) December 01 Kaçak AşkO gün, sabah ezanının sesiyle uyandı adam. Yataktan ilk defa inlemeden doğruldu. Sırtındaki o ızdırap veren ağrıyı hissetmemişti bu kez.Nedenini hiç sorgulamadan,arka bahçeye bakan odasının mavi çerçeveli küçük penceresini açtı ilk önce.Aniden içeriye tertemiz bir hava doldu.Odayı bir anda nedeni belirsiz bir umut doldurdu. İçine çekti umudun nefesini. Huzuru hissetti.İçi kıpır kıpırdı.Büyük bir enerji hissetti ruhunda.Sonra gözleri arka bahçenin tam ortasındaki küçük havuza ilişti.Havuzun içinde bir gölge belirdi. Alacakaranlıktan bunun ne olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Merakla gözlerini iri iri açtı. Gölge tekrar hareket etti. Yavru bir kedi olmalı diye düşündü.. Fakat gölge ayağa kalktı.Bu bir kediden daha irice bir şeydi. Seslenmek istedi önce,sonra vazgeçti.Gölgeyi sessizce izlemeye karar kıldı.Ötedeki dağdan gelen hafif ama soğuk rüzgar havuzu yalayıp yüzüne dokundu. Ürperdiğini hissetti adam. Ama yelden değildi ürperti,gölgenin yeni başladığı hareketiydi sebep. Havuzun içine girmişti.Suyun üzerinde olduğu yerde dönüyordu belirsiz nesne.Küçük bir çocuk kadar boyu vardı ve bir ağaca benzetti bu kez onu.Minicik,narin dalları olan günahsız bir ağaç.Beyaz ruhlu bir ağaç. Kendi etrafında ağır ağır dönüyordu.Ve Ilgaz dağın soğuk rüzgarları ona ezgi olmaya başladı. Rüzgarın her hareketi bir notaya dönüşüyor ve gölgeye tempo veriyordu.Gölge ağaç dönüyordu aşkla. Etrafı nergis kokuları sardı o anda. Gölge huşu içinde raksına devam ediyor,rüzgar susmuyordu.Adam pencereden atlayıp küçük havuza doğru yürümeye başladı. Adımlarını hızlandırıp bir an önce kavuşmaktı oraya. Fakat O hızlandıkça,havuz ve üzerinde rakseden gölge ondan uzaklaşıyordu.Ona büyük bir arzuyla sahip olmak istiyordu.Ona hizmete hazırdı adam. Koşmaya başladı.O koştu,hedef uzaklaştı.O koştu,aşk ondan kaçtı.Ve bir daha asla yetişemedi. |
|
|