BEHRAM SU's profileBEHRAM SUPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    December 27

    derviş'e...


    Yüreğini dağladılar da senin, yedi yara açtılar nazenin gövdene. derdin öyle büyüktü ki, sırrın o kadar yüce.. bir nefestir feryadın, bir dervişin yüreğinden kopup gelen “hu”dur. feryadını ancak dertli gönüller anlar...
    gönlüne dert değmiş, derdiyle yoğrulup, sırra ulaşmış kamış. yüreğimi sana bağlayıp, nefesime can verdim seninle. dudağım değdiğinde baş parene, gönlüm değdi gönlüne.. her nefes bu dünyadan kopmuş, öteleri hatırlatan bir soluk oldu...
    bazen takıldım rast perdesinde, aşağı indikçe ısındı nefesim. heyecanla çıktım hicaz'a.. saba olgunlaştırdı ruhumu, ayrılamadım uzun süre..
    nasıl dayanılmazsa ayrılık yar'dan, öyle dayanılmaz oldu senden ayrılık. değdiremediğimde dudağımı baş parene, ruhum aç kaldı adeta. ötelerin özlemiyle tutuştu, yandı gönlüm...
    gözlerimi kapattığımda, senden yayılan ses, aslında gönlümün feryatları, yakarışları, ağlayışları oldu. anlatmak için illa konuşmak gerekmediğinin ispatı oldun sen. söyleyemediklerime rehber, kifayetsiz kelimelere yoldaş oldun..
    ne zaman elime alsam seni, içimdeki semazen saygıyla ayağa kalkar, mahcup, samimi selam verir ve başlar semaya. bu öyle bir sema ki, dönerek yanmak, dönerek yok olmak buralardan. ve var olmak ötelerde.. ah öteler! ötelerden gelen nefessin sen.
     
    divanederviş'e teşekkürler
    December 26

    Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir şey Var


    Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
    Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
    Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
    Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği


    İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
    Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
    Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
    Kopmaz kökler salmaktır oraya


    Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
    Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
    Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
    Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

    İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
    Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
    İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
    Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına


    Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
    Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
    Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
    Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın


    Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
    Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
    Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
    Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı


    Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
    Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
    Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
    Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana


    A. Behramoğlu

    December 18

    Come,come again......

    "Venez, venez de nouveau, qui que vous soyez venu!
    Heathen, fire worshipper or idolatrous, come! Heathen, le feu adorateur ou idolâtre, viens!
    Come even if you broke your penitence a hundred times,

    Venez vous éclaté même si votre pénitence des centaines de fois,
    Ours is the portal of hope, come as you are." La nôtre est le portail de l'espoir, car vous êtes venu. "

    hirka_cikar_9

    "Ven, ven de nuevo, quienquiera que usted sea, venga!
    Heathen, fire worshipper or idolatrous, come! Heathen, adorador fuego o idólatra, venga!
    Come even if you broke your penitence a hundred times, Come incluso si usted rompió su penitencia de un centenar de veces,
    Ours is the portal of hope, come as you are." El nuestro es el portal de la esperanza, como usted venir ".

    meditation_2

     

     "Komm, komm wieder, wer Sie sind, kommen!
    Heathen, fire worshipper or idolatrous, come! Heiden, Feuer Verehrer oder abgöttisch, komm!
    Come even if you broke your penitence a hundred times, Kommen Sie, auch wenn Sie Ihren Buße brach ein hundert Mal,
    Ours is the portal of hope, come as you are." Wir sind das Portal der Hoffnung, kommen Sie, wie Sie sind. "

    arms_crossed_10

    Alonia'ya  teşekkürler.                                                                                         http://muratyavas.spaces.live.com/



    December 17

    I am Peace

    I want to peace in the world.
    The children never cry.
    They are our future
    They are our world.

    I am a child.
    I am world.
    You dont kill me
    I am PEACE.
    December 16

    Sen Özelsin

    Kendimi ne zaman işe yaramaz ve aciz hissetsem,aynı hisleri hissettiğim bir anda, eski bir dostun uzun zaman önce söyledikleri gelir aklıma...
    Yüzümü kocaman bir gülümseme sarar.. Bana: "Kendini her aciz ve işe yaramaz hissetiğinde parmağının ucuna bak," demişti...

    O sıra o kadar üzgün ve duygularımın içinde o denli kaybolmuştum ki,kendi sesimi bile tanıyamaz bir halde, çok kısık bir ses tonu ile
     
     "Neden?" demiştim...
     
     "Çünkü o parmak izlerinden bu yeryüzünde başka hiç kimsede yok," demiş ve
     eklemişti.
     

    "Sen özelsin.İnanmazsan parmaklarının ucuna bak."
     

    Birden sanki dirilmiştim. Evet, ben özeldim... Herkes aslında özeldir. Ama beni o günden sonra diğerlerinden ayılan tek ayırt edici özelliğim -kendimin özel olduğumun- farkında olmamdı... Hala karamsarlığa düştüğümde, bazen umutsuzluklarla boğuştuğumda o dostumu hatırlar ve parmağımın ucuna,yüzümde büyük bir gülümseme ile bakar ve kendi kendime:
     

     "Sen özelsin. Bunların hepsini atlatırsın," derim.
     
     Yine ayni dostum bir karar aşamasında olduğum bir gün bana söyle demişti,
     

     "Önce ne istediğini iyi belirle," ve eklemişti, "Sonra o istediğine ulaşmak için ne gerekiyorsa yap!" Sonra da elini tam üç kez gözlerimin önünde çırpmış ve bana

     

     "Ne oldu şimdi?" diye sormuştu.
     
    Ben de anlamsız bakışlar ile cevap vermiştim.
     
     "Ne oldu?"
     
     "Üç saniye hayatından uçtu gitti ve hiçbir şey o üç saniyeyi geri  getiremez," demişti...
     Ve eklemişti
     
     "Hayatı istediklerine ulaşmak için harca, bir gün arkana dönüp baktığında uçup giden o saniyelerin bomboş bir ömür haline geldiğini görmek istemiyorsan tabii!"
     

    Farkındasınız değil mi?Hayatlarımız saniye, dakika, saat dilimlerine bölünmüş, akıp gidiyor.Ve biz akan bir saliseyi bile geri dönüp tekrar yaşayamıyoruz. Onları geri getiremiyoruz. Aynaya baktığımızda her gün yeni bir beyaz saç telini ve yüzümüzde acımasızca akıp giden dakikaların izini,birer kırışıklık olarak seyrediyoruz.Peki biz hayattan ne bekliyoruz?Beklentilerimiz için varımız yoğumuz ile için savaşıyor muyuz zaman denen acımasız düşmanla?

    Oysa parmaklarınızın ucuna bakin bir kez.
    Sonra da parmaklarınızı üç kez şıklatın.
    Orada gördüğünüz parmak izleri sizden başka kimsede yok ve parmaklarınızın ucundan çıkan o ses hayatınızın bomboş geçmiş üç saniyesi oldu, geçti gitti iste...
     
     Siz özelsiniz, siz yeryüzünde teksiniz...O zaman hayattan beklediklerimiz de bize layık olmalı, özel olmalı, ulaşılması için savaşa değer olmalı.Zaman denen canavar galip gelmeden,biz hayattan beklentilerimize ulaşmalıyız ki, geçip giden zamana rağmen,geriye dönüp baktığımızda kucak dolusu mutluluk ve beklentilere ulaşmanın hazzı ile zaman zaman yüzümüzde kocaman bir gülümse ile nanik yapabilelim...
     
    Ellerinizi üç kez çırpın,hayattan üç saniyeniz silinip gitti iste...
     
    Bugün özel bir insan olan kendiniz için ne yaptınız?
     
    Beklentileriz için bir uğraş, savaş verdiniz mi?
     
    Yoksa zamanın sizi yenmesine seyirci mi kaldınız?
     

    Mesela özel eski bir dostu aradınız mı bugün?
     
    Bu kısa ama çok anlamlı hayat derslerini veren dostumu kaç zamandır aramadığımı düşündüm tüm bunları yazarken...Yerimden kalktım, internetten çıktım ve telefon ile o dostumu aradım. Çok mutlu oldu...
     
     "Ne zamandır sesini duymamıştım, hangi dağda kurt öldü?" dedi.
     
     Ben de "Özel birini aramak istedim, aklıma sen geldin,"dedim ve sonra ekledim:
     
     "Ve ellerimi üç kez çırptım, geçen zamanı geri getiremediğimi görünce belki de seni arayacak başka bir üç saniyem olmayacak, şu anda aramazsam deyip, yazdığım yazıyı yarıda bırakıp seni aradım," dedim. Çok mutlu oldu.Bir dostun mutluluğu ile ben de mutlu oldum.Dostumla telefon konuşmamı bitirip klavyenin önüne oturduğumda yüzümde kocaman bir gülümseme vardı.Özel birini arayıp, dakikaları geri getiremeyeceğim bir hayat içinde istediğim bir şeyi yapmanın huzuru ile yani mutlu bir yürekle tekrar yazmaya başladım.

     

    Ve zaman denen sinsi düşmana bir nanik yaptım. Acımasızca akıp gidiyorsun, ama ben seni hissediyorum ve istediğim hiç birşeyi ertelemiyorum.Ve istediklerimi elde etmek için hayatla savaşıyorum der gibi mutlu idim.
     

    Siz hala ne duruyorsunuz?
     
    Koşun telefona, bir dostu arayın.Birine e-mail atın. Onu sevdiğinizi hissettirin. Onun mutluluğu ile mutlu olun.

     

    Ellerinizi üç kez çırpın ve düşünün  hayatınızdan üç saniye bos bir sayfa gibi koptu gitti işte.Oysa siz özelsiniz ve size layık bir hayatı hak ediyorsunuz. Size layık mutlulukları hak ettiğiniz gibi.
     
     Bana inanmazsanız parmaklarınızın ucuna bakın.

     
    December 15

    İskelede beş çocuk -Anamur’a-

     

    Beş çocuk oturmuş iskelenin ucuna

    Sallamışlar oltalarını hayallerine:

     

    En küçük olanı içlerinde,tek ‘oralı’ olanı

    Oltasına tokalarını takmış yem olarak

    Bebekliğini tutacak bu akşam oltasıyla.

    Saçları kara,gözleri kahve

     

    Ortanca olanı oltasını yeni yemliyor acılarıyla

    Biraz dostlarını ,biraz da

    Aşklarını tutacak bu akşam.

    Saçları altın sarısı,gözleri kahve

     

    Diğeri oltasını çok uzağa atmış

    Dut ağaçlarını arıyor,nergisleri

    Yer fıstığı tarlalarını.

    Saçları kahve,gözleri kahve

     

    En sağdaki

    Atmamış bir olta daha denizine

    Karşısında ‘ada’ olan denizine.

    Saçları kızıl,gözleri yeşil

     

    En büyükleri itinayla dizmiş yemleri

    Azcık salyangoz,birazda sübye

    En büyük balığı O yakalayacak

    Saçları kara,gözleri ela.  2005

    HAYAT


    Sarsık bir ambulanstır hayat
    Tepe lambası bir mavi
    bir kırmızı.
    Bugün maviyi
    yarın kırmızıyı
    avuçlarsın.

    Tırsık bir kediciktir hayat
    kuyruğu bir sağa
    bir sola.
    bugün sağdasın
    yarın solda.

    Pısırık bir asansördür hayat
    kabini bir aşağı
    bir yukarı.
    bugün en üst kattasın
    yarın zeminde.

    Kıytırık bir balıktır hayat
    solungaçları bir açılır
    bir kapanır.
    bugün denizdedir
    yarın tavada.

    Sümsük bir el yazısıdır hayat
    cümleler bir masal
    bir gerçek.
    Bugün gerçeksin
    yarın masal.

    December 14

    Bir kavanoz ve iki fincan kahve

    Bir kavanoz ve iki fincan kahve

     

                     Profesör felsefe dersine, yanında getirip masa üzerine koyduğu birkaç kutu ile girmiş olur.Derse başlamadan sessizlik içinde önce getirdiği kutular dan büyüğünü açıp çıkardığı bir mayonez kavanozunu masa   üstüne kor. İkinci kutuyu da açarak içinden çıkan tenis toplarını kavanozun içine atarak doldurur.  Başını kaldırıp merakla bakan öğrencilerine, kavanozun dolup dolmadığını sorar,Öğrencilerin hepsi birden kavanozun dolduğunu söyleyerek onaylamış olurlar. 

                    Bu sefer profesör önündeki kutulardan diğer bir tanesini açarak çıkardığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker.Çakıl taşları kavanozdaki tenis topları yanlarından kayarak, aralarındaki boşlukları doldurur.Profesör yine başını kaldırır ve öğrencilerine kavanozun dolup dolmadığını tekraren sorar:

                   Onlar da'Evet. Doldu' cevabını verirler.

                   Profesör, tekrar masanın üzerindeki bir diğer kutuyu da eline alır ve içindeki kumu yavaş yavaş kavanoza döker.Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları oldurmuş olup boşluk olan yer kalmamış olur. Profesör tekrar öğrencilerine bakarak kavanozun dolup dolmadığını bir kere daha sorar, Öğrenciler, iyice merak salmışlığın içinde koro halinde 'Evet' sesini yükselterek söylerler.

                  Bu sefer profesör masanın altına koyup daha önce göstermediği iki fincan içindeki hazır kahveyi eğilerek çıkarır ve kavanozun ağzından dökerek boşaltır. Kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurmuş olur…

    Öğrenciler gördükleri durum karşısında kendilerini gülmekten alıkoyamazlar!.   Profesör öğrencilerin gülüşüne kızma aksine destekleyerek 'Eveeet' diyerek; 
      'Ben bu kavanozun sizin hayatinizi simgelediğini ifade etmeye çalıştım' açıklamasını yapar
    Öğrencilerin hayret ve merak içinde ki bakışlarını süzerken de devam eder.'Şöyle ki;
                 Bu tenis topları, hayatınızdaki önemli şeylerdir;
    Dininiz, ibadetleriniz, aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için ' önemli olan şeylerdir '  Şayet diğer şeyleri kaybetseniz de, bu 'önemli şeyler' kalır ve hayatınızı doldurur.  O çakıl tasları ise 'daha az önemli' olan diğer şeylerdir; İşiniz, eviniz, arabanız vs.' Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir.

    Profesör geriye doğrularak öğrencilerine çepeçevre bir bakış içinde'Dikkat ediniz. Şayet kavanoza önce kum doldurursanız...'Diye, anlatmaya devam eder, 'Çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yer kalmayacağını sizlerde bilmeden edemezsiniz. Çünkü kavanoz tamamen dolmuştur. Onlar açıkta kalır'Profesör parmağını sallayarak dikkatlerini çekmeye çalışır.

    'İşte ayni şey hayatımız için de geçerlidir.' Diye başlayıp kelimelerin üstüne basarak konuşmasına devam eder.
                
    'Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır.
                 Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin.
                 Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin.
                Esinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın.
                Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.
                Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.
    Gerisi zaten hep kumdur.'
                

    Profesör sözünün sonuna varırken öğrencinin birisi hemen parmak kaldırır. İzin alınca sorar 'Onlar pek iyide, o iki fincan kahve nedir?'
                Profesör gülümseme içinde şöyle bir doğrulup nefes boşaltır.
    'Bu soruyu sorduğuna sevindim.' Diyerek açıklama yapar.
                'Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve
     sevdiklerinizle…
                Bir fincan kahve içecek kadar vakit ayırın!'
    diyerek noktalar.

    December 13

    Ege'de gemilerin mi battı?

     

    Ne zaman dibe vursam oraya kaçarım.Ege'nin huzur dolu dalgalarının vurduğu,küçük koydaki sahile.O gün de öyle yaptım.Yüreğimin sıkıştığını hissettiğim bir öğleden sonraydı.Sahildeki sığınağıma koşar adım gittim.Her seferinde Egenin o eşsiz maviliği, gözlerimden yüreğime doğru bir yolculuğa çıkar ve aradığım huzuru bana hediye ederdi.O eşsiz mavi hep benim karagün dostum olmuştu.Ancak o gün bir başkalık vardı Ege'de.Ne mavi sular, ne de kumsala vuran huzur dalgaları beni kendime getirdi.Sanki kıyıya vuran her dalga bir bomba gibi patlıyor beynimde ve yüreğimi daha da kanatıyordu.Ben bunları düşünürken oturduğum yerin hemen arkasından bir ses dalgaların minik gürültüsünü kesiverdi.

    -''Hayırdır birader,Karadeniz'de gemilerin mi battı?''

    Hiç tanımıyordum adamı.Ama cevapladım:

    -''Keşke öyle olsaydı.Gemilerim keşke Karadenizin derin sularına gömülseydi.Ki o zaman onların bir daha su yüzüne çıkmayacağını bilir ve kendime yeni bir yol çizerdim.Benim gemilerim Ege'de battı.Ege'nin sığ sularına gömüldü.Ama öylesine bir gömülüş ki bu,yarısı suyun dibinde,diğer yarısı hala su yüzünde gemilerimin.Ne batabiliyorlar,ne de çıkabiliyorlar.İşin bana ızdırab veren yönü bu işte.''

    -''Peki,o gemileri batırmak mı, yoksa çıkarmak mı su yüzüne? Hangisini yapmak istiyorsun,önce buna karar ver.İşte o zaman ızdırabın son bulacaktır.''dedi adam.

    Tanımadığın adamın bu söyledikleri aylardır yüreğimi kemiren bir fareydi zaten.Ne dibe,ne yüze yol alabiliyordum.Asıl çözülmesi gereken buydu.Ama nasıl?Ve neden illa ki bu soru? Ve işte yine bir sürü soru tomarı Ege'nin sularında beliriverdi.Ben ise çaresizlik içinde Ege'nin sığ sularında bir türlü  batamayan gemilerime kaptanlık yapmaktan vazgeçtim.(B.SU)

    December 11

    Rivalion:Tanrı'nın Büyük Sırrı



    ...... Rivalion ellialtı yıldır North Star akademisinde efsane dersleri vermekte idi.Henüz altmışaltı yaşında genç bir kızken bu bölümün başkanı olma başarısını göstermişti.Küçüklüğünden beri efsanelere duyduğu merak Onu bu konuda ülkenin en önemli kişisi yapmıştı.Efsaneler önemli idi.Her ne kadar gerçekliği tartışılsa da anlatılan bu hikayelerin içinde geçen ayrıntılar hayatın en önemli öğreti kaynağını oluşturuyordu.Bunu çok iyi bilen Rivalion yirmi altı yaşında henüz bir öğrenciyken,usta öğreticisi Emirgball tarafından verilen bir araştırma ödevi ile bu konu üzerinde çalışıp, bir makale yayınlamıştı.
    Yüksek akademiler birliğinin tüm kurul üyeleri bu makaleyi,yüzyılın en başarılı eseri ilan edip,Rivalion’a üstün başarı nişanı vermişlerdi...........


    .....Daha çocuk yaşta aldığı bu ödül Onun beş yıl sonra North Star Akademi üyesi olmasına neden olacaktı.Aslında makale kısa ve özdü Ama farklı olan ise, bu eserin eski bir dilde yazılmış olması ve bu dili bilmeyenlerin bile rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir yönteme sahip olmasıydı.Tam sekizyüz yıl kadar önce yıkılan bir uygarlık olan Asuluların dilinde yazılmıştı.Fakat öyle bir dil ve şifreleme sistemi geliştirmişti ki Rivalion , bu dili hiç bilmeyenler bile rahatlıkla makaleyi okuyup yazılanı anlayabilmişlerdi...........

    ...‘Tarekina elina enkrina. temide koftrene.aaternefe komindimano korferina ekrina wo....

    ..... '‘İkibinli yıllarda insanlar internet adını verdikleri çok ilkel bir iletişim aracı kullanıyorlardı.Kişiler arası konuşmalar,haberleşmeler,bilgilendirmeler ve ticaret bu yolla yapılmaktaydı.Hatta büyük internet savaşları başlayana kadar insanlar zihin beslenmelerini bile bu araçla yapıyorlardı.O dönemlerde sadece makineların iletişim aracı olarak kullanıldığı ortamlarda yeni tanışan insanlar yıllarca süren arkadaşlıklar kuruyorlardı.Ancak internet denen bu ortamda tanışan iki insanın gerçek dünyada bir araya gelmeleri yasadışı idi'' diye konuşmasını devam ettirdi Rivalion............

     

    2008 yılında raflarda yerini alacak olan  Rivalion:''Tanrı'nın Büyük Sırrı'' isimli romandan  bir kaç alıntı.

    December 10

    David ve Kızı

    David yatakta uyuyan küçük kızına böbreğinin birini vermiş olmanın huzurunu yaşamıştı bir yıl önce.Ancak şu an duyduğu ızdırap onu çok yıpratmıştı.Çünkü böbrek geçen bir yıl içinde iflas etmiş ve kızı tekrar diyalize mahkum etmişti. 6 yıllık diyaliz ızdırabından kurtulmanın huzurunu ancak bir sene yaşayabilmişti küçük kız.David doktora dönüp sordu :''Diğer böbreğimi de vermek istiyorum doktor''
    -''Bu imkansız,bu kez siz diyalize bağlanmak durumunda kalacaksınız.Hem etik olarak mümkün değil bu''
    -''6 yıl bekledik bir böbrek için doktor bey ve bulunamadığı için ben verdim böbreğimin birini. Şimdi kaç sene sonra bulunacak ki bir böbrek?''
    -''İmkansız bu David.Bir hastanın kurtulması için,başka birini hasta etmek etik olmaz.Belki bir kadavra bulunur,ümidinizi yitirmeyin.Bu konuda size öncelik tanınacaktır.''
    -''O halde size yardımcı olayım.Kızımı iyileştirin doktor.Benim böbreğimle yaşayacak .O benim kızım!'' diyip belindeki silahı çıkararak intihar eder.
    December 04

    Dinle

    Dinle! Önce dinle. Dinlemek öyle yüce bir meziyettir ki,bir alimi dinleyen olmasa onun anlattığı bilgiler ne işe yarayacak ki... O halde dinle ey insan,dinleki bilgi seni bilge eylesin. Sus ve sadece dinle. -behram su-

    Kayıp şehrin delikanlısı (muğlaya)

     

     

    Kırık bir vazo gibi

    hayaller.

    çamurdan heykeller gibi

    geçmiş zaman masalları.

     

    İlerde,bir vapur düdüğü.

    İyot kokusu ayaklarımı ıslatıyor,

    İstiridyeler topluyor gözlerim

    ellerinden.

     

    Efkarlı sokaklar geçiyor

    gözlerimin perdesinden,

    Kararlı işadamları gibi

    sıkıcı ama üsturublu.

     

    Balıkçıların anneleri

    Karşı kaldırımın trafik levhaları

    Otomatik kapılı mağazalar

    Gerekli gereksiz mısralar.

     

    Kaybolan anahtarlar

    Kaybolan cüzdanlar

    Kayıp eşya büroları

    Bekleme salonları

     

    Kayıp şehrin adamcıkları

    Bu gece gökyüzünden

    Sarkıyorlar dünyama

    Kamelyadaki leylaklar gibi.

     

    Gidiyor vapurum

    Jetonsuz yolculuklar başladı.

    Sustalı gibi açılıyor yüreğim

    Kitleniyor,kapanmıyor.

     

    Kayıp şehrin adamcıkları

    İyot kokulu ayakları ile

    bekleme salonlarında

    Benimle,şehrimle kayboluyorlar.

    Anlamak güç

     

     

    Bir yokuş başında

    İhtiyarca bir adam.

    Yukarıda eski bir ev:

    Açık penceresinden

    Lambanın ışığı kaçıyor sokağa.

     

    Yokuşun başı karanlık.

    İhtiyarca bir ışık

    İniyor aşağıya,

    Açık saçık bir küfür gibi.

    İhtiyarın keyfi kaçıyor sokağa.

     

    İhtiyar bir ev penceresi

    Açılıyor yokuşa.

    Lambada bir ihtiyar cin

    Kıkır kıkır gülüyor

    Neşe saçıyor sokağa.

     

    İhtiyar ışıklı eski bir pencereli

    Ev

    Var yokuşun Başında.

    Bir sandalcı ve bir entelin hikayesi


    Biri cahil sandalcı
    çekiyor kürekleri dalgalara karşı.
    karşınına oturmuş bir entelci
    üflüyor pipoyu rüzgara karşı.

    Soruyor entelci:
    ''Narsizmi bilirmisin?''
    ''yok'' diyor sandalcı
    çekiyor kürekleri dalgalara karşı.

    Soruyor entelci:
    ''realizmi bilir misin?''
    ''yok'' diyor sandalcı
    çekiyor kürekleri dalgalara karşı.

    Soruyor entelci:
    ''sürrealizmi bilir misin?''
    ''yok'' diyor sandalcı
    çekiyor kürekleri dalgalara karşı.

    ''tüh'' diyor entelci ''gitti hayatının dörtte biri''

    Geliyor bir dalga
    oluyor tekne alabora.

    Soruyor sandalcı:
    ''Yüzme bilir misin?''
    ''yok'' diyor entelci ''glup,glup''

    ''tüh'' diyor sandalcı''gitti hayatının dörtte dördü'' Behram Su

    Yüreğinin Müebbet Mahpusuyum

    Yüreğinin Müebbet Mahpusuyum Ben

     

    Kaç gündür hiçbirşey yazamıyordum.Bu kez kelimeler oyun oynuyordu bana. İhanet içindeydi hepsi tek tek.Halbuki yalnız kaldığım yaz akşamlarında öylesine kolay dökülürdü ki cümleler dudaklarımdan.Ve yazmak öylesine kolay olurdu ki.Ama bu kez farklıydı her şey. İhanet içindeydi sanki cümlelerim.Sadece yazamamak değildi yüreğimdeki boşluk.Hiçbirşey yapamaz hale gelmiştim. Ruhumun kalp atışları durmuştu.Bir kalp krizi gibi aniden durmuştu hayat.Tik takların sesi duyulmuyordu yalnızlık zindanımda.Firar etmeliydim tek kişilik zindanımdan.

     

    Hiç olmadık bir anda,bir savaş uçağının aniden gökyüzünde belirip,gürültüyle ikiye böldüğü gecenin karanlığı gibi sesler döküldü kağıda.Yazabiliyordum.Hem de beynimin ürettiği kelimelere, parmaklarım yetişemiyecesiye yazıyordum.Bu apansız değişimin bir sebebi olmalıydı. Bir şampiyon boksörün yumruğu kadar güçlü bir sebep.İşte o gücü bana hediye eden gözler şimdi tam karşımda bana bakıyordu.Eski bir fotoğraftaki gözler ancak bu kadar canlı olabilirdi.

     

    Onun gözlerinin içinden  yolculuğa başlayan trenin tek yolcusuydum ben.Son istasyona yol alıyordu tren ağır ağır.Yemyeşil ormanların içinden geçtik.Rayların hemen sol tarafında masmavi bedeni ile Akdeniz gülümsüyordu bana.Ben o trenin tek yolcusuydum dedim ya,önceki yolculuklarımdaki gibi değildi bu sefer.Bu sefer çok başkaydı.Bambaşka bir coğrafyaya yol alıyordum.Son istasyona giden yolculuğumda her şeyimi feda ettim.Fedalarım bu göçe kurban olsun dedim.Öyle de oldu zaten.Her kazancım kurban oldu teker teker.Ve son istasyona vardık.İstasyonun tabelasında YÜREĞİM yazıyordu.Onun yüreğinde bitmişti yolculuk.Ardımda,çocukluğumdan beri biriktirdiğim ve kumbaramda sakınarak sakladığım tüm dostlarımı,sevdiklerimi,evimi,anılarımı ve hayatımı bırakmıştım.Onun yüreğine yaptığım yolculukta trenin penceresinden bir şey daha atmıştım akdenizin mavi bedenine:Yıllarımı verdiğim,hayatımı hiç düşünmeden feda edebileceğim,benim için her şeyden daha değerli bir şeyi.Özgürlüğümü.Ve artık tek kişilik yalnızlık hücremdeki özgürlüğümden kurtulmuş,Senin yüreğinin mahpusu olmuştum.Yüreğinin müebbet mahpusuydum ben bundan sonra.

     

    Runyacığıma…………

    ŞÖYLE DERİZ Kİ....

     
    Bir arkadaşım şöyle der:'' Yahu neden benim istediğim herşey olmuyor dersen;mutsuzsun. Daha kötüsü de başıma gelebilirdi diyebiliyorsan;mutlusun''
     
    Ben de derim ki:'' Mutluluk,aynadaki görüntünde gizlidir''
     
    SİZİN DİYECEK BİR SÖZÜNÜZ YOK MU?
     
    December 03

    RUNYACIĞA

    .....Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?
    Nereden bileceksin?
    Sen benimle hiç olmadın ki......... (c.yücel)
    December 01

    Kaçak Aşk

              O gün,  sabah ezanının  sesiyle uyandı adam. Yataktan ilk defa inlemeden doğruldu. Sırtındaki o ızdırap veren ağrıyı hissetmemişti bu kez.Nedenini hiç sorgulamadan,arka bahçeye bakan odasının mavi çerçeveli küçük penceresini açtı ilk önce.Aniden içeriye tertemiz bir hava doldu.Odayı bir anda nedeni belirsiz bir umut doldurdu. İçine çekti umudun nefesini. Huzuru hissetti.İçi kıpır kıpırdı.Büyük bir enerji hissetti ruhunda.Sonra gözleri arka bahçenin tam ortasındaki küçük havuza ilişti.Havuzun içinde bir gölge belirdi. Alacakaranlıktan bunun ne olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Merakla gözlerini iri iri açtı. Gölge tekrar hareket etti. Yavru bir kedi olmalı diye düşündü.. Fakat gölge ayağa kalktı.Bu bir kediden daha irice bir şeydi. Seslenmek istedi önce,sonra vazgeçti.Gölgeyi sessizce izlemeye karar kıldı.Ötedeki dağdan gelen hafif ama soğuk rüzgar havuzu yalayıp yüzüne dokundu. Ürperdiğini hissetti adam. Ama yelden değildi ürperti,gölgenin yeni başladığı hareketiydi sebep. Havuzun içine girmişti.Suyun üzerinde olduğu yerde dönüyordu belirsiz nesne.Küçük bir çocuk kadar boyu vardı ve bir ağaca benzetti bu kez onu.Minicik,narin dalları olan günahsız bir ağaç.Beyaz ruhlu bir ağaç. Kendi etrafında ağır ağır dönüyordu.Ve Ilgaz dağın soğuk rüzgarları ona ezgi olmaya başladı. Rüzgarın her hareketi bir notaya dönüşüyor ve gölgeye tempo veriyordu.Gölge ağaç dönüyordu aşkla. Etrafı nergis kokuları sardı o anda. Gölge huşu içinde raksına devam ediyor,rüzgar susmuyordu.Adam pencereden atlayıp küçük havuza doğru yürümeye başladı. Adımlarını hızlandırıp bir an önce kavuşmaktı oraya. Fakat O hızlandıkça,havuz ve üzerinde rakseden gölge ondan uzaklaşıyordu.Ona büyük bir arzuyla sahip olmak istiyordu.Ona hizmete hazırdı adam. Koşmaya başladı.O koştu,hedef uzaklaştı.O koştu,aşk ondan kaçtı.Ve bir daha asla yetişemedi.