BEHRAM SU's profileBEHRAM SUPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
BEHRAM SU |
||||||||||||||||||||||||||||
HOŞ BİR SEDA BIRAKIN GÖNÜL SAYFAMA.... ''Herkes kendi zannınca benimle dost oldu.Kimse içimdeki sırrı hiç mi hiç aramadı.'' M.Celaleddin Rumi
Eğer içimdeki sırrı arayacaksan dostum ol.(If you look for the secret at my heart,you can become friend with me.)
|
February 01 Bir Yol GüncesiADA-ATA-MEVLANA
Basmane Garı ve Bebek Hemen yanı başımızdaki koltukta oturan kadının karnı burnunda.Kırk yaşlarında gösteriyor ak düşmüş uzun saçlarıyla. Yıkanmaktan tiftik tiftik olmuş,güneşten iyice ağarmış penye tişortunun yakasına asılan bir de bebe var kucağında. Bas bas bağırmakta hergele.Oğlanmış ve on üç aylıkmış. Annenin dediğinine göre bu yaşına kadar vermeyen Allah iki tane ard arda vermiş. Sanki zembille düşüyor gökten bebekler.Tövbe tövbe. Kucağındaki bebe meğer açlıktan ağlamaktaymış ki, annesinin mavi çantadan çıkardığı biberonu görünce susmasından anlıyoruz. Ama velakin biberon bomboş.O da ne kadın kucağıma veriyor bebesini. ‘’Ablası iki dakika tutuver bakiiim şunu’’ Aha,atladı kalkış saatini bekleyen servis otobüsünden aşağı kadın. Hey,bu bebek bana kalmasın sonra. Karşımızdaki koltukta oturan Ankaralı orta yaşlı çift pis pis sırıtıyorlar düştüğüm tuhaf duruma.Baktım pencereden,anne elinde biberonla karşıdaki çay ocağına gidiyor. Sıcak su alacak sanırım. Oh,rahat bir nefes alıyorum. Ama kucağımdaki bebe öyle değil,bas bas bağırmakta.Hatta çığlık atıyor. Ne ettiysem susturamıyorum veledi. Şaklabanlıklar,ninniler,dualar fayda etmiyor ve Anakaralı çifte doğru uzatıyorum bebeyi. Kadın itiraz edemeden kucağına almak zorunda kalıyor,biraz rahatlıyoruz ben ve bebe. Yer değiştirmenin güzelliği ile çocuk bir susuyor,oh diyoruz tam,otobüze doğru gelen annesinin elinde biberonla görünce koparıyor yaygarayı yine. Aman Allahım,o ne ses öyle. Bu çocuk büyüyünce ünlü bir tenor olur kesin. Anne en nihayet biniyor kalkış saati gelen otobüse ve dayıyor biberonu bebenin ağzına veee,çıt…. Haa,unutmadan:Anne bebek bekliyor demiştik ya.Doktor sekiz günün kalmış demiş iki gün önce.Sanırım otobüste yada az sonra bineceğimiz trende doğuma şahit olacağız.
Uykum Raylarda Balıkesiri geçeli bir saat oluyor.Gece esrarlı ve zifiri karanlık elbisesini üzerine geçirmiş,herkesi uykuya davet ediyor.Uyumak için uğraşıyorum ama içimdeki yol heyecanından olsa gerek, uykum raylara kaçıyor.
Güneşi Uyandırmak Tren Kütahya’yı geçtikten az sonra güneşi uyandırıyorum.Nazlı nazlı kalkıyor bir gün önce yattığı yatağından. Önce uzakta görünen alçak tepeleri kızartıyor sonra biraz daha doğrulup yattığı yerden,hemen rayların ikiye böldüğü buğday tarlalarını ışığa boğuyor.Parıl parıl parıldıyor güneş aleme.Günaydın diyoruz saat 05:50’de güneşe.
Ankara Garı ve Atam’ın Anıtı Ne büyük bir tren istasyonu. Koca bir saat var tavana asılı 11:00’i gösteriyor biz meşhur yanık Ankara simidi alırken. On bir yaşındaki oğlumla oturup bir de çay söyleyip kemirmeye başlıyoruz gevreklerimizi(pardon simitlerimizi. Ankara gevreği bilmez.) Çiselemeye başlayan yaz yağmuru eşlik ediyor yolculuğumuza. Az ötede Anıtkabirin giriş kapısı.Çantalarımızı emanet edip kapı görevlisine(kızacak kapı görevlisi dediğime duyarsa. Adam koskocaman Yüzbaşı) Adı Barış Parkı olan ve Anadolu’nun dört bir yanından getirilmiş ağaçlarla kaplı ormanın ortasındaki yokuşu tırmanıyoruz acele adımlarla. Aceleciyiz çünkü Atamızı bekletmemeliyiz. Beş dakika yürüdükten sonra karşımızda sağlı sollu iki kule. İstiklal ve Hürriyet kuleleri.aralarından geçip Aslanlı Yola ayak koyuyoruz. Çok hoş bir duygu aralıklı mermerli bu yolda yürümek.Mermer aralarına ayağımız takılır da düşeriz korkusu ile başımız önde,saygı içerisinde mozoleye doğru yürüyoruz. Ve aslanlı yol üç dakikada bitiveriyor.Ve işte solumuzda bütün ihtişamı ile koca mozole anıtı duruyor. Hayranlıkla izliyoruz.Öylesine sade bir tasarıma sahip ki,öylesine mütevazi bir anıt ki,insan bu sadelik içinde dehşete düşüp, büyük bir hayranlığa kapılıyor. Sabrediyoruz ve sağa dönüp önce müzeyi gezmeye başlıyoruz. Sakarya meydan muhaberesi,Büyük Taarruz,Çanakkale savaşı canlandırmalarını izliyor, duygulanıyor ve diğer bölümlere geçiyoruz. Her yer tarih kokuyor. Bir yanda Mustafa Kemal’in kıyafetleri,el yazması notları.Öte yanda makam otomobilleri,dünya imparatorlarından aldığı hediye kılıçlar.İran,Afganistan,Amerika,Japonya, eski Sovyetler Birliği ve daha nice devlet başkanının hediyeleri sergileniyor müzede. Ve balmumu heykeli. Müze YOLU diğer iki yol kadar kısa sürmüyor.Aslanlı yoldan mozolenin merdivenlerine tırmanmaya başladığımız ana kadar dört saat geçmiş. Hiç durmadan o kadar saat yürümüşüz müzenin içinde ama merdivenler bize vız geliyor yine de. Ve girişteyiz. Sağımızda haki mavi üniforması ile bir asker elinde parıl parıl parlayan mavzeri ile nöbette. Solumuzda süt beyaz üniformalı bir levent ‘Atam ilkelerinin nöbetindeyiz’ diye haykırıyor sanki. Ve içerdeyiz. Karşımızda Ulu Önder Atatürk’ün lahti. Saygıyla selamlıyoruz tek parça mermerden yapılma ve kırk ton ağırlığındaki temsili mezarı. Asıl mezar bu muhteşem mermer lahtin tam on sekiz metre altında bir odada. Daha mütevazi bir mermer lahitin altındaki mezarda uykusunda Atamız. Ve bu küçük lahtin etrafı, ülkenin tüm illerinden ve Kıbrıs’tan getirilmiş toprakların içerisine konduğu pirinç vazolarla çevrili. Atamızı ziyaretimiz sona eriyor. O gece Anıtkabirde kalmak istediğimizi ısrarla kapıdaki Yüzbaşıya( dikkat edin bu sefer direk rütbeden girdim olaya) söylüyoruz ama nafile.Az sonra liseden arkadaşım Talat’ın evine giden dolmuşta buluyoruz kendimizi.Yola çıkalı otuz iki saat olmuş.Yorgunuz,tatlıca uyuyoruz.
Konya Ovası ve Telgraf Direkleri Sabah yola çıkmıştık ya dört saat sonra Konya’ya varacaktık ya; işte o vaktin üzerinden üç saat geçmiş. Bir saat sonra Dervişler,Evliyalar kentinde olacağız. Ve uçsuz bucaksız Konya ovasını tam ortadan ikiye bölen karayolunda hızla ilerliyor otobüsümüz. Buğday tarlaları sarı sarı dans ediyor sanki uçsuz ovada. Ufukta minik tepeleri görüyoruz. Tek bir ağaç yok görünürde. Ve tek bir telgraf direği.
‘Heeey,nerdesiniz telgraf direkleri,nerde??’
Yoktular.Nereye gitmişlerdi. O yolu daha öncede katetmiştim. Nerdeydiler? O güzelim davetleri,kutlamaları ve bazen acı haberleri bir normal,bir yıldırım salıveren bize,o teller,o telleri sırtlayan direkler yok olmuşlardı.Ömür tükettikleri bu ova onlara mezar olmuştu. Ki ne yazık ki mezar taşı diye de başlarına koca koca,masallardaki korkunç devleri anımsatan demir direkler dikmişlerdi. Bilmem ne sel baz istasyonu(!) Cep telefonu şeysiymişler. Hadi ordann!
Nerde benim,benden olan,ben olan telgraf direkleri,nerdeeee??
Gel Otobüs büyük bir hızla Konya’ya giriyor.Aynı hızla sağımızdaki havaalanından Türk Yıldızları gösteri uçuşu için havalanıyorlar. Muhteşem güzellikteki uçaklar ve kahraman pilotlarımız gök semayı yırtarcasına uçuyor ve gözden kayboluyorlar. Otogarda o akşam evimize dönüş yapmak için kullanacağımız diğer otobüsün biletlerini satın alıyoruz önce. Sonra bir adama Mevlana’ya nasıl gidilir sorusunu soruyor ve iki dakika sonra onun lacivert arabasının koltuklarında oturur buluyoruz kendimizi. Sağ olsun bizi Mevlana Müzesine yakın bir yere kadar götürüyor. Şaka değil,yol yarım saat sürüyor otogardan otomobille. Demek ki dönüşümüz dolmuşla ise bir saate yakın sürecek diye düşünürken hayırsever fizik hocası Naci Beyle vedalaşıyoruz.Ne güzel insan! Oğlumun ve benim sırtımda birer sırt çantası, üşüdüğümüz için az önce aldığımız uzun kollu tişortlarımız sırtımızda olduğu halde Rumi’ye doğru yol alıyoruz. İşte orada. Tam karşımızda yemyeşil kubbesi ile bizi çağırıyor:
‘Gel,yine gel.Kim olursan ol gel. İster put peres,ister ateşe tapan ol. İstersen tövbeni bin kere bozmuş ol. Yine de gel. Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değildir.Ne olursan ol gel’
Bu en samimi sese kulak verip alçak kapıdan içeri giriyoruz….
Destur,A Veliler
‘Destur var mı Evliyalar? Açık mı kapınız bize? Yol verin a,Veliler!’
Bir ses yanıtlıyor sanki bizi,öyle bir huzur içerisinde alçak kapıdan içeri giriyoruz ki,sanki başımın üzerinde bir hale var. Ben öyle hissediyorum en azından. Önce Horasanlı askerlerin sandukaları önünde Fatiha okuyorum birer birer. Sonra Rumi’nin müritlerinin sanduka başlarında dua ediyor,evliyalardan beni de onlardan kılmaları için yakarışa başlıyorum. Ötede Sultan Veled var. Ardında Kerra Sultan yatıyor huzur içinde. Az ilerde Bahaeddin babanın sandukası Ve O’nun hemen biz tarafında duran ihtişamlı sanduka ise Gönüllerin Sultanı’na ait. Sadece Ona baktık,bakakaldık,şaşakaldık,susakaldık.Dinledik:
‘Bişnev in ney çün hikâyet mîküned Dinle, bu ney neler hikâyet eder, ……………………………………………… ………………………………………………. ……………………………………………. Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm
Bitti yol bitti (belki de yeni başlıyor ha?ne dersin?) January 17 Tam olmak için,önce hiç ol''Eksikliğinin farkına vardığın zaman,tamama ermeye başlarsın''(Behram Su) December 30 Nakkaş,iğne ve gergefNAKŞ BAŞED PİŞ Ü NAKKAŞ Ü KÂLEM
ACİZ Ü BESTE ÇÜ KÛDEK DER ŞİKEM
PİŞ-İ KUDRET HÂLK-I CÜMLE BÂRGEH ACİZAN ÇÜN PİŞ-İ SÜZEN KÂR GEH
GAH NAKŞ-İ DİV Ü GEH ÂDEM KÜNED GAH NAKŞ-İ ŞÂDİ VÜ GEH ĞAM KÜNED Hz.Mevlana
anlamayacak..."Sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyeceğim,Bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim,Bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim,ama senden başka kimse duymayacak,Kimse anlamayacak..."Hz. Mevlana Celaleddin Rumi
December 22 Mutluluk şerbetiÇoğu insan ruhunun kucaklayıcı feryadını duymaz da,yılanın tıslamasından farkı olmayan nefsinin sesine kulak verir. Onların sözcük dağarcıklarındaki yegane laf ''mutsuzum'' kelimesidir. Halbuki bilmezler ki, ruhlarının feryadına koşsalar Onlara huzur bahçelerinde nice mutluluk şerbetleri sunulacak. (Behram Su/Aralık 2009) December 18 Kutlu Olsun (Rumi'ye)Düğündeydik hepimiz dün gece
Kutsanmış yüce bir ruhun
müjdesini kutladık gönlümüzce... December 05 vasiyetnameBirgün terkeyleyeceğim sizin aleminizi,
işte o gün beni masalıma gömün çocuklar.. November 06 Eskici -II-Eskidi fotoğraflar
raftaki kitaplar
salondaki ısparta halısı
tavandaki kristal avize.
eskidi tencereler
eskidi yüzüm
çizikler içinde alnım
ellerimde pütürler
nefesimde hırıltı
gönlümde bir keder.
yeni lira bile eskidi
üç yılda.
ne kaldı bize yeni diyecek
ne kaldı
eskimeyen okyanuslarda.
nine seslenir durur yüz senedir
pencereden
bahseder eski bir tencereden
dibi kara,kulpu kırık
bir mavi leğen değerinde
eski bir tencereden.
eskici ozan der ki
eskidim bu meseleden
uzak deniz eskidi
kelimeler eskidi
şiir eskidi.
November 03 Eskici -I-Üç tekerli tahta arabam
doluysa içi eskilerle başka birşey aramam.
Bir teyzeden dibi delik tencere
altında kırık dökük bir pimapen pencere
hepsi eskimiş bir kere
eskimeyen bir tek yetele.
İkindi olmadan dükkana varmalı
hurdaları çarçabuk depoya atmalı
üç çeki odun almalı
kuzinede yakmalı
kara soğuktan saklanmalı
üçüncü kattan seslenir nine
elinde üç kuruş etmez bir tencere
sanar altından bir hazine
değişirim bir küçük mavi leğene
değmesin ikimizinde keyfine.
arabam dolmuş eskilerle
kiminin güve yemiş hırkası
kiminin paslı koca somyası
bir tek eskimeyen
yeni türk lirası.
October 10 şükretBaşına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir. August 29 Yeni şeyler söylemek lazım(el sürçmesi)Hergün biryerden göçmek ne iyi
Hergün bir yere konmak ne güzel Bulanmadan donmadan akmak ne hoş Dünle beraber gitti cancağızım Ne kadar söz varsa düne ait Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Mevlana August 28 Ramazan deyişleri 2Hak Yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil.
Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil. Elif Şafak'ın Aşk isimli romanından August 27 Samit'in sözü"Dinleyen her zerreye bir hitabım var benim Kâinat isminde hiçten bir kitabim var benim. Ya hitabımdan okusun ya kitabımdan beni, Yazdığım efsânede on altı bâbim var benim! Hey'etimde müttefik magrible maşrik, veche yok, Gayr-i mer'i zerrede bin aftâbim var benim`" N. Tevfik Kolaylı August 21 Ramazan deyişleri 1''Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dedi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.''
Elif Şafak'ın Aşk isimli romanından August 20 SessizlikSevgili Hocamdan Ramazan hediyesi olarak biz dostlarına gönderdiği bu yazıyı sizlere aktarmaktan onur duymaktayım.
Behram Su
Hep bir sessizliktir aradığım. Sessizlik, sessizlik… Sessizlik.
Sessizliğin dalgalarına salı vermek isterim yüreğimi, dalgalarla kanatlansın, dalgalarla coşsun, dalgalarla yücelsin. Açılsın açılabildiği kadar, yüreğim, düşüncenin ve ince hayalin enginlerinde. Gece yolculuğu gibi… Bir çıkış, bir yöneliş. Bütün kelimelerin bittiği, tükendiği konuşmaların, özlemlerin ve beklentilerin; muradın tükendiği yere çıkmak isterim. O yer ta uzaklar da mı? Yoksa beride, çok beride mi? Yakınlarda mı? Bilemem. Bir çıkıştır, bir yükseliş, bir eriş… Çıkmak, yükselmek, ermek isterim. Bilirim; ne kelimeler tükenir, ne harfler ve ne de söz. Asıl söz, sözün bittiği yerde başlar. İnsan, öyle sanıyorum ki, söz olur… Baştan sona söz… Bakışlar konuşur; duruşlar, kalkışlar, duyuşlar ve dokunuşlar… Söz olmak isterim. Bir kelime. Bir harf. Belki bir nokta… Noktada sonsuzluğa ermek… Noktada kendim olmak; farka ermek! Hep bir sessizliktir aradığım. Lakin benim sessizliğim baştan sona cümbüştür, cilvedir, nazdır, edadır. Coşkunluk. Tıpkı dalgaların tınısı gibi… O ahenk, o ses, o dinginlik. Bir şenlik. Çoğu kimseler bilmez, gerçek şenliğin sessizlikte olduğunu. Bakmayın bu bir birine zıt kelimelerle konuşmama; farkındayım ne istediğimin: Sessizlik, sessizlik… Sessizlik. Hani o dağların eteklerinden fışkıran serin pınarlar vardır. Eğilip kana kana sularını içtiğimiz pınarlar. Sade, yapmacıksız ve berrak… Tatlı. Serin. İçene haz veren, güç veren, kuvvet veren sular. Tıpkı bunun gibidir, aradığım sessizlik. Serin sular gibi kana kana sessizliği içmek, serinlemek ve yücelmek isterim. Çünkü bilirim; sevgili, sessizler sokağındadır. Kû-yı yârdır sessizlik. Onunla sessizce konuşulur. Ona sessizce erilir. Sessizlikteki coşku, bu erişin coşkusudur. Sessizlikteki şenlik, bu semte varışın şenliğidir. Sessizliğe varış, düğündür, bayramdır. Bu yüzden ben, hep sessizliği ararım. Sessizlik, sessizlik… İlla sessizlik. Prof.Dr.Bilal Kemikli
August 19 Kimse Var mı?!! (hala duymayanlara...)Ses!
Devasa bir ses.Korkunç bir ses.Kulaklarımı sağır etmesinden korkmuyorum.Korkum tam midemin içinde.Ses öyle bir basınç yapıyor ki iç organlarıma,sanırım kusacağım.Bütün bu hislerim saniyeler içinde oluşuyor.Yatak odamda,yanımda hiç tanımadığım bir beden yatıyor.Sanırım kolunun biri yok.Yüzü kanlar içerisinde.Onun bir erkek olduğunu tozdan bembeyaz olmuş bıyıklarından anlıyabiliyorum.Kim acaba bu adam.Ve yatak odamda ne arıyor?Ses hala beynimin içinde yankılanıyor.Bir sızı hissediyorum sol dizimde. Uzanıyorum dokunmak için sızlayan yerime.Ama başaramıyorum.Kolum kalkmıyor.Bir yere sıkışmış olmalı.İşte o an farkediyorum bir yıkıntı altında kaldığımı.Bomba mı attılar acaba? Yoksa bir savaşa mı girdi ülkem.? Kafamın derinliklerinde dalgalanan o korkunç ses yavaş yavaş azalıyor.Dizimde sızı artmaya başlıyor.Diğer kolumu kıprıdatabildiğimi farkediyorum ve sızlayan dizime dokunmak için bir hamle yapıyorum.Elim boşluğa düşüyor.Bir daha uzatıyorum elimi,dizimin olduğu yere doğru.Dokunamıyorum.Sızı önce korkuya daha sonra da dehşete dönüşüyor.Sol bacağımın yerinde olmadığını ancak o an anlıyabiliyorum. İşte o an kusmaya başlıyorum yanımda yatan adamın üzerine. Karanlık içindeyim.Sıkışmışım.Bacağım yok.Nefes alamıyorum.Neler oluyor??Neler oluyor!!?
Gözlerim yeni bir gürültü ile açılıyor.Hafif bir ışık sızıyor kalıntıların arasından içeriye.Sabah oldu galiba.Yaşadıklarımın rüya olmadığını anlıyorum.Dehşetim devam ediyor.Tanımadığım adamın yüzünü görüyorum ve O'nun altı yıllık kocam olduğunu farkediyorum.Ne kadar masum uyuyor.Ama ne kadar da sessiz ve kıpırtısız.Acım daha da artıyor.Bir an bacağımı hatırlıyorum.Sağ omzum bir beton parçasının altında olduğu için kafamı kaldıramıyor ve kopuk bacağımı göremiyorum.O an nasıl olup da kan kaybından ölmediğimi soruyorum kendime.Elimle tekrar uzanıyorum.Ve bacağımın sağlam kalan yerinin üzerindeki bir kalası farkediyorum.Bacağımı sıkıştırmış ve kan akışını kesmiş olmalıydı bu kalas. İyi ama nerden geldi bu kalas.? Evin içerinde ne işi var.? Evin içerisinde...Evim??Ya peki KIZIM?! Kzım nerede?!!
Biricik kızımın mezarının başındayken bunları düşünüyordum.Bedenim koltuk değneklerine dayalı vaziyette yine gözyaşları içerisindeydim.Depremin üzerinden uzun yıllar geçmişti.Kızım bugün yaşasaydı on dört yaşında olacaktı.Ve kabrine koyduğum çiçeklerden daha güzel kokacaktı.Benim yaşayan bir kızım olacaktı.Sesimi duyan kimse var mı? August 13 Bir sözKağıda dokunan kalem;bazen bir kibritten daha çok yangın çıkarır. (S.Fobes)
Bazen de büyük bir yangını söndürür.(B.Su) August 12 Bayram çocuğuna dönüşen ruhumun şiiridir.Bugün bedenim bir lunapark coşkusunda
gözlerimde bir gondol çığlığı.
yanaklarımda koca etekli bir balerin döner.
midemde bir ayna komedisi.
ah,bacaklarım
onlar dönme dolap heyecanında.
Beynimin içinde çarpışan kırmızı arabalar
avuçlarıma oturmuş bir çingene fal bakar.
ayaklarımdaysa bir tünel korku saçar.
ya yüreğim
yüreğimde bir atlı karınca melodisi!
Hey!!
bugün bedenim bir lunapark coşkusunda
ki
sorma gitsin.
ki
değme gitsin.
Behram Su(adaköy-Ağustos)
|
|||||||||||||||||||||||||||
|
|